Cumartesi, Ocak 14, 2006

Gezi Notlari IV – Buenos Aires


Gezimizin son duraginda Buenos Aires’deyiz. Asik olduk bu sehre biz, sirilsiklam hem de. Iyi korunmus tarihi binalarla modern yapilari bir araya koyun, aralara da bol miktarda agac, park, bahce, sevimli kafeler serpistirin, iste size Buenos Aires. Bize cok benziyorlar gorunus olarak. Turist oldugumuza kimse inanmiyordu biz ispanyolca konusmalarina bon bon bakana kadar:) Brezilya’dan daha iyi durumdaydik gerci burada. Orda Portekizce konustuklari icin hic sansimiz yoktu ama burada bildigimiz 3-5 kelime ispanyolcayi bir araya getirip takim calismasi ile arada anlamli cumle bile kurabildik:)

Ne yazik ki sadece 2.5 gunumuz vardi bu guzel sehirde. Ilk gun sabah erkenden tur planimiza dahil olan sehir turunu yapmak icin otelin onundeki otobuse dolustuk. Boyle durumlarda rehberin ne kadar onemli oldugunu bir kez daha gordum, zira bizim rehberimiz sehrin tarihi hakkinda hicbirsey bilmeyen surekli eeee iiiii diye diye konusmaya calisan biriydi. Ingilizcesi de cok iyi degildi zaten. Tur bittiginde biz haritalarimizla daha iyi sehir turu yapardik bu surede diye dusunduk. Sokak sokak saymayip belli basli yerleri kisaca geceyim en iyisi.

Caminito ve La Boca

Caminito, La Boca’nin en cok ilgi ceken yeri. Rengarek boyali tahta ve tenekeden yapilmis evlerden, hediyelik esya satan dukkanlardan, sokakta tango gosterileri yapan danscilardan ve hemen her adimda resimlerini sergileyerek satmaya calisan ressamlardan olusan kucuk ama civil civil bir sokak. Her birimiz bir koseye dagilmis kostururken Adil iki arada bir derede tangocularla dans edip fotograf bile cektirmis:) (bir de ben tango dersi alalim diyince yok beceremem der:))) Cok guzel bir sokakti, renklere bayildim. Ama aklima geldikce icimi cizz ettiren de oradan bir resim alip getirememis olmak! Oraya ugradigimizda zamanimiz cok kisitliydi, birkac resmi gozume kestirmis olmama ragmen tekrar gelir butun ressamlarin standlarini dolasiriz hepsine baktiktan sonra karar veririz diye vazgecmistim. Buyuk buyuk buyuk hata. Ertesi gun tekrar donduk ama saat ilerlemisti ve ressamlarin hicbiri yoktu:( O gun karar verdim ki birseyi gorup begendin mi alacaksin. Sonra bulunmuyor iste.

La Boca, sehrin yoksul bolgelerinden biri. Caminito’yu gormek disinda turistler icin tavsiye edilen yerlerden biri degil dolayisiyla. Ha tabi bir de Arjantin’in ikinci buyuk futbol takimi Boca Juniors’in futbol sahasi var. Stadyumun adi La Bombonera, yani cikolata kutusu. Hos degil mi:) Buraya kadar gelinir de Maradona’nin oynadigi takimin sahasi gorulmez mi. Ustelik de yanimda futbol dendi mi gozleri parlayan, yerinde duramayan iki erkek varken. Goremedik lakin, kapaliymis. Stadyumun altindaki Boca Juniors magazasiyla idare etmek zorunda kaldi bizimkiler.

La Boca tangonun dogus yeri olarak da biliniyor. La Boca’nin ilk ve tek liman oldugu gunlerde, orada yasayan ve calisan isci sinifi icinde dogmus. Onceleri erkek erkege dans ediliyormus, sonralari erkekler sokak kadinlari ile dansetmeye baslamis. O donemde zengin kesim tarafindan asagilanan bu dansa zamanla ‘iyi aile kadinlari’ da dahil olmus ve boyle boyle yayilarak Arjantinin en yaygin ve unlu dansi haline gelmis.

San Telmo

San Telmo, Buenos Aires’in en eski bolgesi. Zamaninda sehrin en zengin kesiminin, aristokratlarin oturdugu bir yermis. Ama 1870’deki sari humma ve sitma salginindan sonra zenginler kuzeye dogru kacarak Belgrano ve cevresine yerlesmisler. Onlardan bosalan buyuk evler ve konaklar da gocmenlerin ve yoksul insanlarin akin ettigi, iclerinde bircok ailenin beraber yasadigi yerler oluvermis. Simdilerde ise daha cok sokakta eserlerini satmaya calisan sanatcilarin, ressamlarin mekani. Eskiden kalan yapilar bakimsiz olmalarina ragmen hala cok guzel.Pazar gunleri Plaza Dorrego’da genelde antika esyalarin satildigi bit pazari kuruluyor ve tango gosterileri oluyor. Bolegede cok sayida antik esya satan dukkan ve tango seyredip ders bile alabileceginiz “tanguerias” var. Bit pazarinin icinde kaybolduk, akliniza gelebilecek hersey var.

Haftasonlari sehrin bir cok yerinde bit pazari kuruluyor aslinda. Bir-iki tanesine daha gittik, digerleri antik esya satmiyor daha cok kiyafet, incik boncuk, deri ya da hediyelik esya turunde. Vakit kisitli oldugu icin doya doya gezemedim bu pazarlari. Olur da Buenos Aires’e gidecek olursaniz en az bir gunu sabahtan aksama kadar bunlari gezecek sekilde bos birakin. Cok guzel seyler var ve cooooookk ucuz. Biz Rio’yu ucuz bulmustuk buraya inanamadik ($1=3 peso). Donerken igne koyacak yerimiz kalmamisti. Neymis, bombos bir (hatta iki) bavulla gidilecekmis:) Deri cenneti orasi, cok ucuz ve guzel seyler var. Normalde ben oyle cok alisveris yapmam, kendimden gectim. Bir de bos bavulum olacakti ki kimse tutamazdi beni:))

Çarşamba, Ocak 11, 2006

Film: The Island (Ada)

The Island ("Ada"), tam benim sevdigim turden; bilim-kurgu/aksiyon filmi. Basrollerinde, Ewan McGregor ve Scarlett Johansson oynuyor... 2019 yilinda kurtarilmis bir bolgede yasayan insanlarin her turlu fiziksel ve ruhsal ihtiyaclari kontrol altinda tutuluyor. Onlara dunyada buyuk bir savasin oldugu ve sonucunda buyuk bir kirlilik("contamination") meydana geldigi soyleniyor. Her gun yapilan bir cekilis sonucunda kazananlar cennet gibi bir adaya gidiyorlar. Ewan McGregor, biraz asi bir ruha sahip ve diger insanlarin aksine her seyi sorguluyor. Geceleri hep ayni ruya/kabusu goruyor, Scarlett Johansson ile bir botta denize acilmislarken birileri onlari geri cekiyor. Botun latince bir adi var.

Scarlett Johansson'un cekilisi kazandigi gece tesaduf Ewan McGregor (filmdeki adi ile Lincoln Six Echo/Tom Lincoln) aslinda ada diye bir yer olmadigini, kendilerine gosterilen yerlerin tamamen halusinasyon oldugunu ogreniyor ve Scarlet Johansson ile (filmdeki adi ile Jordan Two Delta/Sarah Jordan) disariya, gercek dunyaya kaciyorlar ve aslinda kendilerinin yasayan zengin fakat saglik sorunlari olan insanlarin saglikli kopyalari olduklarini ve gerektiginde kullanilmak uzere bir cesit yedek parca olarak kullanildiklarini ogreniyorlar.

Elbette bu durum, onlari ureten bilim adamlarinca gizleniyor ve gercek dunyada yasayanlara, bu insanlarin hic bir seyin farkinda olmayan, aci duymayan kopyalar oldugu soyleniyor. Evan McGregor ve Scarlet Johansson, durumu aciga kavusturmaya calisirken peslerinde acimasiz bir tayfa onlari yok etmeye calisiyor...8/10

Pazartesi, Ocak 09, 2006

Kitap: 1919 Paris Baris Konferansi

Kitabin tam adi "1919 Paris Peace Conference: Six Months That Changed the World" (1919 Baris Konferansi: Dunyayi degistiren 6 ay). Margaret MacMillan, Kanadali bir tarih profesoru. 1. Dunya savasinin ardindan 1919'da Paris'te yapilan baris gorusmelerinde alinan kararlari, bu karari alan kisilerin gorusmelere nasil sartlarda geldigini ve dogan sonuclari inceliyor kitabinda.

Konu uzun ve derin o yuzden Wikipedia'da bu konuyu bir okumakta fayda var. Kitap cok guzel bir bicimde konferansi anlatiyor. Bizi direkt etkileyen bir savas oldugu icin epey bir kismina hakimiz konunun. Yine de ogrenilecek cok sey var.

Hatirlarsak, Sirbistan'da Avusturya-Macaristan Imparatorlugu'nun veliahti, Sirp Milliyetcisi bir genc tarafindan oldurulur. Avusturya-Macaristan, Sirbistan'taki milliyetci hareketin kendi mensuplarini da etkileyecegini bildigi icin rahatsizdir ve buyuk agbisi, ortagi Almanya'ya danisarak Sirbistan'in uzerine yurur. Ancak, Rusya, din kardesi Sirplara arka cikarak savasa karisacaktir. Almanya, Avusturya Macaristan'i Rusya'ya karsi korumak icin savasa girmek durumundadir ancak, Rusya ile Fransa savunma antlasmasi yapmistir ve Almanya Rusya'ya karsi savas acarsa, Fransa'nin savasa girecegini hesaplayarak Fransa'ya saldirir. Tabii, Fransa'ya saldirabilmesi icin Belcika'dan gecmesi gerekir. Bunlar aslinda beklenmedik gelismelerdir ve birbirini tetikleyen olaylar supriz bicimde Ingiltere'yi de savasa surukler. Osmanli'nin Merkez Kuvvetleri'nin yaninda savasa nasil bulastigini hepimiz biliyoruz...

Savasin sonunda, Avusturya-Macaristan'in artik savasacak gucu kalmaz ve teslim olur. Almanlar'in da direnci kirilir ve 4 yilda 15cm gerilemedikleri Fransa sinirlarindan hizla geri cekilmeye baslarlar ve ABD'den baris talebinde bulunurlar. ABD, Ingiltere-Fransa ekseninde savasa katildigi icin onemsiz bir ayrinti gibi gorunen bu nokta aslinda sonradan gayet onemli hale gelir. Almanya isgal gormez ve ordulari zafer kazanmis gibi karsilanir. Dolayisiyla Almanlara sunulan sartlar ulke vatandaslarinca hic bir zaman anlasilmaz ve kendilerine cok buyuk haksizlik edildigi, cok agir sartlara maruz kaldiklari ve savasa sebebiyet vermedikleri halde sonuclarinin kendilerine odettirildigini dusunurler. Daha sonra milliyetci duygulari kamcilarken, Hitler bunu cok iyi kullanacaktir.

Savas tum imparatorluklari sarsar. Kaybeden taraftaki Avusturya-Macaristan Imparatorlugu yok olur. Onun topraklari uzerinde pek cok yeni ulke kurulur: Avusturya, Macaristan, Cekoslovakya, Yugoslavya gibi.

Rusya'da 1917 Subatinda devrim olur ve Carlik yok olur! Ingiltere ve Fransa, Car'in yerine gecen hukumeti savasta tutma gayretindedir. Hem sagdan hem de soldan (Bolsevikler; daha sonra komunist adini aldilar) gecici hukumeti baski altina alirlar. Almanlar 'mikrop' olarak gordukleri Vladimir Ilyich Lenin'i bir trene bindirip Rusya'ya gonderirler ve bekledikleri gibi Lenin Bolsevikleri organize eder ve 25 Ekim 1917'de tarihe bolsevik ya da ekim devrimi olarak gecen 2. devrim gerceklesir. Hukumet ve destekcileri ile (Beyazlar), Bolsevikler (Kirmizilar) arasinda ic savas baslar. Bolsevikler, Almanya ile baris imzalayip savastan cekilir. Car ile Ingiltere, Fransa arasindaki gizli dokumanlari (1916 - Osmanli'nin parcalanmasi gibi) afise ederler...

Osmanli'nin durumunu biliyoruz. Avusturya-Macaristan gibi cok uluslu bir imparatorluktur ve Balkanlarda zaten bazi uluslar bagimsizliklarini kazanmislardir. Savas sonunda verilen sozler tutulmaz. Araplar, tumunu icine alacak tek bir ulke hayal ederken, Ingilizler Musul, Basra ve Bagdat'i kendi yonetimleri altina alirlar. Musul kendileri icin onemlidir cunku burda petrol oldugundan suphelenmektedirler ve tum gemilerini savas oncesi petrolle calisir hale getirdikleri icin ileriye donuk stratejik bir yer olarak gorurler. Aslinda burda Osmanli'nin bugunku Guneydogu Anadolu topraklarini da icine alan bir Kurdistan kurmayi da dusunurler ama bu gerceklesmez cunku Osmanli'nin kalintilarindan yeni bir Turkiye dogar ve sinirlarini kabul ettirir.

Ingiltere, Kurtlerin cogunlukta oldugu Musul'u vermez. Bagdat'ta Araplar, Basra'da Sii'ler vardir. Bu 3unun ulus olmalarini saglayacak bir ortak kultur, tarih, din baglari yoktur ama Ingiltere yonetimi kolay olacagi icin 3unu birlestirip Irak diye bir ulke kurarlar. Basina da Mekke Serifi Huseyin'in Osmanli'ya baskaldirmis oglu Emir Faysal'i gecirirler. Faysal'a, tum araplari birlestirecek bir ulke sozu verilmistir ama Ingiltere mandasi altinda olmakla yetinmek zorunda kalacaktir.

Ingilizler, Osmanli vilayetlerinden epey bir kismini da daha once vaatlerde bulunduklari Fransiz, Italyan, Arap ve Yahudileri goz ardi edip vermek yerine, kolayca hukmedecekleri yine peygamber soyundan Hasemi hanedanligina devrederek Urdun adinda yeni bir ulke kurarlar.

Tabii bir de Yahudilerin durumu var. Chaim Weizmann'in akilli manevralari ve dunyadaki guclu ve zengin yahudi lobileri sayesinden ABD baskani Filistin'in "Yahudiler icin bir ev" olmasi fikrine sicak bakmaktadir. O gun, dunyanin en guclu ulkesi konumundaki Ingiltere, o bolgede kurulacak bir Yahudi devletinin kendilerine ilerde faydali olacagini dusunup, yahudilerin isteklerini destekler. Israil devletinin kurulus temelleri de boylece atilmis olur.

Avrupa'ya donersek, 1000 yillik tarihi olan ve 16. yy'da Avrupa'nin en buyuk, en varlikli ulkelerinden olan Polonya, 1795'de uc koldan saldiran Almanya, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorlugu tarafindan yok edilmis ve topraklari paylasilmistir. Paris konferansinda ABD baskani Woodrow Wilson'un meshur 14 maddelik Wilson prensiplerinden 13. sayesinde Polonya, bu 3 ulkeden de toprak alarak yeniden dogar ama komsularindan ya toprak aldigi ya da toprak talebinde bulundugu icin etrafindakilerin dis biledigi bir ulke olarak dogar. Ozellikle Ruslar, kendi ic savaslari ile mesgulken Polonya'nin kendilerinden toprak almasini unutmaz (1919-da Ruslar ic savasa ragmen Polonya ile savasirlar hatta Varsova'ya kadar yaklasir ama kenti ele geciremez ve yenilirler, zoraki baris imzalanir) ve 2. dunya savasinin hemen basinda Polonya'yi isgal ederler.

Pek cok ulke halkinin temsilcisi gibi Cekler de Wilson Prensiplerine inanarak Paris'e gelir ve durumlarini cok guzel sunarlar. Pazarliklarda oldukca uyumludurlar ve sempati toplarlar. Slovaklarla birlesip Cekoslavakya'yi kurarlar. Slovaklar o toz duman icinde karsi gelmezler ama bu ise cok da gonullu degillerdir ve biliyoruz ki yakin zamanda Ceklerle yollarini ayirdilar.

Tum bu kararlar alinirken en etkili 3 kisi Fransa (Georges Clemenceau), ABD (Woodrow Wilson) ve Ingiltere (David Lloyd George) hukumetlerinin yoneticileri. Italya (Vittorio Orlando) bir sure sonra gorusmelerden cekildi ve ancak sonlarda yeniden katildi.

Bunu soyledikten sonra, Yugoslavya'dan bahsedelim. Sirplar, Hirvatlar ve Slovaklar (degil Slovenler olacakmis, duzeltme icin Murat Uygur kardesimize tesekkurler) birlesip 3ununde adinin gectigi bir krallik kurarlar. 1929'da isim Yugoslavya olarak degistirilir. Butun bu paylasmalar, sinirlarin cizilmesi esnasinda Avrupa nufusunun 1/3u yanlis sinirlar icinde kaldi. Bunda en buyuk sebep de etnik-milliyetcilikle ulke kurma pesinde olanlarin, kendilerinden olanlarin oldugu topraklari degil, maksimum topragi ele gecirme isteklerinden kaynaklaniyor. Mesela Italyanlar, savunmamiz icin gerekli diyerek tamami Alman bazi bolgeleri aliyorlar. Yine, Kosova'nin musluman halki Yugoslavya'ya katilmak istemez ama pek coklari gibi sesini duyuramaz...

Bir de uzakdogudan bahsedip bitirelim. Hem zayif Cin hem de 1815'lerden itibaren batidaki tum kurumlari taklit ederek, batililasan ve guclenen Japonya savasin sonlarina dogru savasa katilirlar. Unutmayalim ki o donemde Avrupa gucleri Asya'yi paylasmislardi ve Japonya, Cin ve (tuh 3.yu unuttum, galiba Endonezya) haric bagimsiz Asya ulkesi kalmamisti. Japonya, Alman bolgelerini ele gecirir ve savas sonunda elinde tutma sozu alir. Ancak bu bolgelerden bir tanesi aslina Cin'e aittir ve Konfucyus'un dogdugu adadir.

Japonya'nin bir baska istegi vardir. Bugun adi Birlesmis Milletler olan ve 1919 Baris Konferansinda kurulan "Ulkeler Ligi'" (League of Nations) kurulus maddelerinden "ulkeler, din, dil ayrimi yapamaz sozcuklerinin yanina "irk" sozcugunu ekletmek isterler. Cunku Asyali olarak Japonlar her yerde ve ozellikle ABD'de 2. sinif vatandas muamelesi gorurler. Theodore Roosevelt'i anlatirken bu konudan bahsetmistim. Ancak ozellikle Avustralya basbakan adayi sadece beyazlara hak gorur ve kapilar acilir esitlik verilirse her ulkenin asyalilar tarafindan isgal edilecegini dusunerek kesinlikle bu eke karsi cikar. ABD baskani Wilson, Japonlara sempati duyar ancak eger bunu onaylarsa yeniden secilmesinin zorlasacagi endisesindedir ve Japonlarin istegi kabul edilmez. Japonlar haksizlik yapildigini dusunur ve kendilerini 2. sinif goren ortaklarini unutmaz! Intikam gunu gelecek ve Japonya 2. dunya savasinda karsi cepheye gececektir.

Ada meselesine gelince. Hem Cin hem Japonya galip taraftadir ve her ikisi de bu adayi ister. Cin, tum hakli gerekcelerini sunar, cok guzel bir prezentasyon yapar ama guclu olan Japonya'dir ve zaten "irk" konusunda kirgin olan Japonlari daha da fazla kirmamak icin, Cin'in hakli istegi kabul edilmez.

Bu sefer, bu olay Cin'de buyuk yanki yaratir ve pek cok ulke gibi onlar da Wilson prensiplerini ve batiyi yalanci olarak gorur ve alternatif yonlere, kuzeye dogru bakar, Rusya'yi ve Komunizmi gorurler...

Kitaplarim kitaplarim


Sevgili Dilek kitap mimi icin beni sobeleyeli bayagi oldu aslinda ama tatildi misafirdi vesaireydi derken ancak simdi cevaplayabiliyorum.

* Kac kitabim var?

Cok:) Universitedeyken sayi kavrami 1-2-cok’dan ibaret olan bir kabileden bahsetmisti antopoloji hocamiz, benimki de o hesap oldu artik kitaplarimin sayisi konusunda. O kadar dagildilar ki. Bir kismi Ankara’da annemlerde bir kismi Trabzon’da kayinvalidemlerde bir kismi yine Ankara’da Balkir’in annesinin evinde…(unuttugum yer kaldi mi acaba). Cok az bir kismi da burada.

Bizim liste tutma aliskanligimiz vardir, Adil'in aliskanligi daha dogrusu. CD listesi, DVD listesi, kitap listesi, ivir listesi zivir listesi…Iyi de oluyor aslinda bu listeler, nerde ne varmis ipin ucunu kacirmiyoruz boylece (yani ben oyle olduguna inanmak istiyorum). Simdi efenim bir suredir guncellenmemis kitap listemize gore 500 civarinda kitabim var iki kitaya dagilmis halde. Son aylarda audio-book dinlemeye sardirmis durumdayiz, biraz da onlardan var.

* En son aldigim kitaplar

Burada kutuphaneler bir harika. Aradiginiz kitabin eyaletin hangi kutuphanesinde oldugu hic onemli degil, neredeyse kapiniza kadar getiriyorlar. Yeter ki siz okumak isteyin. Bir de audio-book’lar var tabii yukarida bahsettigim gibi, onlari da kutuphaneden almak mumkun. Hal boyle olunca nerdeyse hic kitap satin almaz oldum son zamanlarda. Audio book dinliyorum bol bol, kutuphaneden aldigim bir kitap da her zaman cantamda. Boyle boyle ayni anda iki kitap okumus oluyorum.

Audio-book benim icin cok iyi oldu. Otobuste kitap okuyamiyorum, araba tutuyor. Ben de dinliyorum:) Simdi ise gidip gelirken otobuste, yolda yururken, spor yaparken…hatta bazen yemek yaparken kitap dinliyorum.

Son aldigim kitap Frederic Dion’un Cengiz Han’i, Mogollari ve step hayatini anlatan The Blue Wolf. Bir de bugun aldim yarin aliyorum diye diye aylarca surundurdugum Barabara Tuchman’in I. Dunya Savasi’ni anlatan kitabi Guns of August var.

* En son okumakta oldugum kitap

Ben iflah olmaz bir gerilim/korku kitabi delisiyim. Kutuphaneden sectigim kitaplar da buna yonelik oluyor tabii. Su anda Stephen Woodworth’un Through Violet Eyes kitabini okuyorum. Audio book’larda da herhalde benim disimda herkesin simdiye okuyup bitirdigi Da Vinci Code’u dinliyorum. Gecen yazdi herhalde, nereye baksam birilerinin elinde bu kitap vardi. Sadece Amerika’da degil, tatile gittigimiz yerlerde de.

* Benim icin anlami olan 4 kitap

Kitaplarim cok degerlidir. Odunc verdigim kitaba zarar veren ya da kaybeden birine bir daha asla kitap vermem. Ne yazik ki en sevdigim kitaplardan biri bu sekilde kaybolan bir kitap. Andrew Nikiforuk – Mahserin Dorduncu Atlisi. Salgin hastaliklar tarihi uzerine bu kitabi elimden birakamamistim. Sonrasinda kitapta anlatilan hastaliklarla ilgili baska kaynaklar da okumustum. Arsivimde kesinlikle olmasini istedigim bir kitap ama artik baskisi yok ne yazik ki. Artik online hangi baskisini bulursam onu alacagim.

Sargun Tont hocama ait Sulak Bir Gezegenden Oykuler var sonra. Bilim ve Teknik Dergisi’nde calisirken biyoloji uzerine hazirladigimiz yazilar icin uzman danismanimizdi Sargun Tont, oyle tanistim kendisiyle. Uzerine ogretim uyesi tanimiyorum ODTU’de:) Verdigi elektif derslerde daha kayit sirasinda millet birbirini ezerdi listeye adini yazdirabilmek icin, anfide hic yer olmazdi. Kendi derslerimi asmak icin binbir firsat kollarken ogrencisi olmadigim halde sirf o harika anlatimini dinlemek icin onun derslerine giderdim arada. Hala okulda midir acaba, merak ettim simdi. O donemde bulmak icin aylarca ugrastigim kitaplardan birisi de Edita Morris'in Nasil Misin Iyi Misin kitabiydi. Dergide hazirladigim bir yazi icin arastirma yaparken ogrenmistim bu kitabin varligini ve o zaman daha yeni yeni ogrenmeye basladigimiz internet de simdiki haliyle var olmadigi icin kitabi bulmam cok uzun surmustu (birden cok yasli hissettim kendimi:))

Kitaplarimi dusundukce cocukluguma donuyorum. Cocukken de cok severdim kitap okumayi. Her haftasonu babam gazete almaya giderken mutlaka yaninda gider kendime de bir kitap aldirirdim. Enid Blayton'un Afacan Besler Gizli Yediler serileri, pipi uzuncoraplar, Gulten Dayioglu'nun kitaplari ilk aklima gelenler. Her sayisini annemin itirazlarina ragmen ciktigi gun alip ucer beser kere okuyup sahne sahne bildigim Zagor (cizgiroman) vardi bir de (Zagorculuk oynardik onlari okuduktan sonra:)) Cocukluk kitaplarimi dagittigima cok pismanim simdi. Bugunku aklim olsa bir tekini bile vermezdim kimselere.

Dilara'cim, kitap okumayi sen de seversin. Hadi bakalim, sira sende:)

Pazar, Ocak 08, 2006

Film: Cry Wolf

Biraz film birikmis:) Bugun yazacagim ikinci film bu olsun, kalan birkac taneyi daha sonra yazarim artik. Kucuk bir kasabada genc bir kiz oldurulup de katili bulunamayinda kasabanin tek ozel lisesinde heyecan arayan bir grup ogrenciye eglence cikar. Bu cinayetin seri bir katilin isi olduguna ve daha once de farkli kasabalardaki liselerde benzer cinayetler islendigine dair bir e-mail hazirlayip, katilin neler giydigine dair yazarak tum okula gonderirler. O ona o ona derken email buyuk bir hizla tum kasabaya yayilir. Bir sure sonra emaildeki tanimlamalara gore cinayetler teker teker islenmeye baslar ama emaili sadece eglence olsun diye gonderdigi ortaya cikan ogrenciye artik kimse inanmamaktadir. Hicbirsey gorundugu gibi degil aslinda filmde. Cok ilginc ve guzel bir kurgusu ve beklenmeyen bir sonu var. Birbiri ardina cinayetler islenen klasik gerilim filmlerinden degil yani. Tavsiye ederim. IMDB'den pek yuksek puan alamamis ama biz 7.5 verdik.

Bu turde aklima gelen bir diger film de cok once seyretmis oldugum Gossip. O da dedikodunun ne hizla yayilip ne tur sonuclar dogurduguna dair guzel bir filmdi. Cry Wolf'u seyredince olaylarin kurgulanisi Gossip'i cagristirdi. Bu film de tavsiye olunur (thriller meraklilarina tabi:))

Film: The Exorcism of Emily Rose

The Exorcism of Emily Rose, Alman Anneliese Michel'in basindan gecenlerden yola cikilarak yapilan bir film. Katolik bir ailede dindar yetistirilen Anneliese rahatsizlanir ve vucudunda istemsiz hareketler, kasilmalar olmaya, kriz gecirmeye baslar. Doktorlar agir epilepsi teshisi koyar ve tedaviye baslanir. Tedavi surerken sesler duymaya, halusinasyon gormeye baslayan Anneliese aldigi siki katolik egitimin de etkisiyle durumunun tibbin cozebilecegi bir hastalik olmadigina, karanlik gucler tarafindan ele gecirildigine inanir. Kendine ve cevresine zarar vermeye, tasin ustunde uyumaya, icindeki guclerin izin vermedigini soylerek yemek yememeye ve bocek yemeye baslar. Ailesi papazlardan exorcism (seytan cikarma ayini) yapmalarini ister ancak exorcism yapilmasini cok siki kurallara baglayan kilise Anneliese'nin rahatsizliginin bu kistasa uymadigini dusunerek reddeder. Aile vazgecmez ve sonunda Wurzburg piskoposundan gerekli izni almayi basarir. Papazlar tarafinda yapilan seytan cikarma ayinleri bir ise yaramaz ve bu sure icinde tibbi tedavisini de kesmis olan Anneliese 23 yasindayken acliktan ve zaturreden olur. Acilan davada aile ve ayini yapan papazlar suclu bulunarak hapis cezasina carptirilir. Alman Piskopos Komitesi Anneliese'in kotu ruhlar tarafindan ele gecirilmedigini, doktorlarin koydugu teshisin dogru oldugunu ilan eder. Bu film de 1970'li yillarda yasanan bu olayi konu ediyor.

Rahatsizliklarin cozumunun bazi yerlerde tipta degil de hocalarda, muskalarda, kilisede, ayinlerde aranmasi ve bu yuzden insanlarin goz gore gore olmesi cok aci...

Cumartesi, Ocak 07, 2006

RUSSIA!

Dun aksam Guggenheim muzesindeki partideydik. Hemen her ayin ilk cuma aksami Guggenheim muzesinde "first-fridays" duzenleniyor: parti ve sergi bir arada:) Her ay farkli bir DJ var. Giris katindaki genis hol parti alani oluyor, ickinizi icip dileginizce dansedebiliyorsunuz. Isteyenler bu arada o ayki sergiyi gezebiliyor ust katlarda. Benim cok hosuma gitti bu fikir, muzik ve sanat bir arada:) Dun aksam muzik esliginde, arada dans ederek Rus resim ve heykel sanatindan cok sayida eserin sergilendigi RUSSIA! sergisini gezdik. Bu sergi 16 Eylul'de baslamis, 11 Ocak'da bitecek. Cok guzel bir sergiydi ama sanirim bir dahaki partiye havalar isininca gidecegim:) Iceriye girmek o kadar kolay olmuyor cunku. Parti saat 9'dan 1'e kadar. Hizli olsun diye istedigimiz yemek gelmek bilmeyince biz gec kaldik ve gittigimizde sira 1 avenue ve 4-5 sokak asagisina kadar uzaniyordu. Hava da soguktu bayagi, sirayi gorunce baska bir yere mi gitsek diye de dusunmedik degil hani ama allahtan grubumuzun diger uyeleri daha erken gelebilmis ve siraya girmislerdi. Iceri girebildigimizde parti baslayali bir saat olmustu, icerisi cok kalabalikti ve daha en az bir o kadar insan da disaridaydi. Fotograf makinam yanimda degildi ne yazik ki o yuzden resim yok.

Sergi 13. yuzyildan gunumuze resimler, ikonalar ve heykellerden olusuyordu. Aralarda Rus tarihindeki donum noktalarini ve bunlarin Rus sanatini ne yonde etkiledigine dair yazilar vardi, cok bilgilendiriciydi. Ayrica Rus car/caricelerinin ve onde gelen kisilerinin genelde Avrupa ressamlarina ait eserlerden olusan koleksiyonlari da sergilenenler arasindaydi. Bi dahaki etkinligi (bahardakini tabi:)) hevesle bekliyorum.

Perşembe, Ocak 05, 2006

Kitap: America The Book

Jon Stewart, Comedy Central'daki The Daily Show programi ile unlu bir komedyen. Yazdigi ve benim dinledigim "America The Book: A Citizen's Guide to Democracy Inaction" (sondaki kelime oyununa dikkatinizi cekerim: 'In action' hareket halinde, burdaki anlami ile aktif anlamina geliyor ama ikisini birlestirip `inaction` yapinca, Demokrasinin islemedigi anlami cikiyor), kitabinda kurulusundan itibaren Amerika'yi komik bir dille anlatiyor.

Kitap gercekten komik ama cevrilse esprilerin cogu kaybolur saniyorum: Ornek: You can't spell Tyranny without T (Tea gibi okursaniz ve ABD, Ingiltere'ye bagliyken Ingiltere'nin caydan aldigi vergiyi 2 cent arttirmasi uzerine Boston'daki 'Cay partisi'de Ben Franklin'in de icinde oldugu bir grup isyani baslattigini bilirseniz espriyi yakalayabilirsiniz.)

Aslinda ayni anda dinledigim bir baska kitap (Freakonomics) kitabinda da bu konu geciyor. Dunyanin bir ucundaki bir kelebegin kanat cirpisinin baska bir yerde tufana yol acmasi gibi o kitapta da onemsiz gorulen cok kucuk degisikliklerin nasil dunya tarihinde devasa degisimlere yol actigi isleniyor.

Yine dinledigim baska bir kitapta (1919 Paris konferansi ve dunyayi degistiren 6 ay), tarih profesoru Margaret McMillan, 1. dunya savasinin ardindan Paris'te yapilan 6 aylik baris gorusmelerinde alinan ve o zaman cok onemsiz gorulen kararlarin daha sonra nasil milyonlarca insanin olumu ile sonuclandigini aktariyor.

Her iki kitabi da bitirince buraya izlenimlerimi ve ogrendiklerimi yazacagim. Jon Stewart'in kitabi ise sonucta eglence olsun diye okunacak, hem gecmis hem de bugun ile dalga gecen bir kitap. Ancak cok guzel noktalara isaret ediyor. Ornegin 'Founding Fathers' olarak bilinen ABD'nin 4 baskaninin bugun olsa neden secilemeyecegini anlatirken gulmekten kiriliyorsunuz ama sakada gercek payi da var. Ornek:

Ben Franklin: 17 cocugun 10.su imis. Bugun olsa niye secilemezdi? "Hatunlara duskundu ve Isa ile ilgili olarak "Suphelerim var" demisti. Dolayisiyla Kizmizi eyaletlerden zirnik alamaz (Kirmizi eyaletler ile Dini gruplarlarin buyuk rol oynadigi Cumhuriyetcilerden bahsediyor)

George Washington: Ilk baskan, her konuda ilk. Olurken esi Martha'ya, olmeden kolelerini serbest birak dedi. Koleler buna pek sevinmedi cunku Martha 117 yil yasadi. Bugun olsa niye secilemezdi? Disleri bozuktu.

Alexander Hamilton: Federal hareketin ve Cumhuriyetci Partinin kurucusu. West Indies'de dogmustu. Ayrica duello yapma ve kaybetme aliskanligi vardi (Dulledo oldurulmesi ile dalga geciyor).

Jon Stewart, yahudi bir aileden geliyor ve Amerikan medyasinda oldukca guclu bir yahudi medyasi var. O da Bill Maher gibi demokrat ve yanlislari acik acik soyleyebilen sevdigim tiplerden biri. CNN'deki Crossfire programina katildiginda Jon Stewart programi yerden yere vurmustu. Sonucta 6 ay sonra program yayindan kaldirildi.

Yine kurulus gunleri ve bugun 9 yargictan olusan Anayasa mahkemesini (Supreme Court) anlatirken "Alexander Hamilton sistemi kurduktan sonra gururla 'sistem sadece ve sadece bir tek sekilde bozulabilir: partinin birini hem yurutme (ABD baskani), hem yasama (Kongre), hem de Senatoyu ele gecirip, boylece kendileri gibi dusunen yargiclari Anayasa Mahkemesine atamaya baslarsa...' Ardindan odadakilerin tumu bu utopyaya katila katila gulduler..." diyor ki aslinda Cumhuriyetciler hem kongre hem de Senato'da cogunlukta, baskanlari Bush ve kendilerine yakin birini Supreme Court'a atadilar bir digeri ne atama yolunda gidiyorlar. Bu konu ile ilgili bir iki yazi yazmistim (Bkz. William H Rehnquist Sizlere Omur ve
Sandra Day O'Connor).

Ahh, ahh, iste durum boole. Du bakalim... :)

Salı, Ocak 03, 2006

Guzel arkaplan resimleri


Kullandigim iki RSS programindan da pek memnun degilim (SharpReader ve RSSReader) Bugun RSS Bandit adli yeni bir .net tabanli RSS okuyucuyu deniyordum. Populicious sitesindende populer son 40 linkin adresine bakiyordum ve tesadufen www.joejoe.biz adresini gordum.

Soyle bir goz atinca cok guzel arkaplan resimlerine rastladim. Ilginiz varsa bir bakin, gayet seveceginiz resimler bulabilirsiniz.

Pazartesi, Ocak 02, 2006

Liman

TV'de Washington'daki 77. "Scripps National Spelling Bee" yarismasi vardi, gozum takildi. Ortaokul yaslarindaki cocuklara cesitli kelimeler veriliyor ve kelimeyi olusturan harfleri sirasiyla soylemeleri isteniyor. Ornekler: "Mitridatizim, belinsel, resipisins, kancutado, suchaang". Cocuk, bazi sorular sorabiliyor. Ornek, kelimenin anlami ne? Bir cumlede kullanabilir misiniz? Kelimenin orijini ne? Alternatif okunuslari nasil gibi sorular sorarak yazilisini tahmin etmeye calisiyor. Yukarida yazdigim kelimelerin yazilisi soyle: "Mithridatism, balancelle, resipiscence, concitato,souchong".

Bir yandan e-mailleri okurken bir yandan da kelimeleri dinliyordum ki kulagima tanidik bir sozcuk geldi: "liimaan" oldu. Orijin sorusuna cevap olarak "Yunanca, ordan Turkce'ye ve nihayet Ingilizceye gecmis" dendi. Tanimi da degismemis. Cocuk dogru harfleri buldu: 'l i m a n' :)

Sibel ve Ilkay Kazakci ziyaretimize geldi. 9. turda kalan son 5 kisiyi izledik. Son bir kac kelime:
Politeya: Politeia (Yunanca'dan Ingilizce'ye gecmis)
Vimeniis/Vameniis: Vimineous (Sifat)
Jenuaz: Genoise (Orijini Italyan'ca, ordan Fransizca'ya gecmis)

Simdi son tura kalan 3 cocuktan sampiyon cikacak. Kurallari okumalari 3 dk. surdu :) Hepsini bildikleri kelimelerden bazilarini yaziyorum:
Ohyez/Ohyeyz: Oyez (Orijin: Fransizca, fiil)
Serpicinis: Serpiginous (Latince)
Veliyeti: Velliety (a faint hope)
Eretey: Arete

Su kelimeye bakar misiniz?
Seherezadiyen: Scheherazadian (Farsca sehraze'den turemis)

Agbisi (Pratyush Baddiga) bu turnuvayi 2002'de kazanan hint asilli (Aksyah) cocuk bunu cikartti ve dogru soyledi. Nitekim bir sonraki kelimede tek bir harf hatasi yapti:
Sivermaray: Schwarmerei (Orijin: Almanca)

Rakibi David Scott Tidmarsh, Aksyah podyumda iken ellerini yuzune kapatmis, heyecanla siranin kendisine gelmesini bekliyordu. Dudaklarinin titresmesinden heyecani belli oluyordu ama kendine dusen kelimeyi dogru bildi ve avantaj yakaladi. Son kelime geldi:
Otokhonus: Autochthonous
David sesi titreyerek, gozyaslari icinde bunu da bildi ve 2004 yili sampiyonu oldu! Izlerken biz de heyecanlandik, duygulandik :)

Pazar, Ocak 01, 2006

World Poker Series & World's Strongest Man

Iki sevdigim program, "World Series of Poker" ve "World's Strongest Man" ayni saatlerde yayinlaninca ESPN ile ESPN2 arasinda zip zip zapladim. Pokerde son 10 son 3'e kadar indi ama finali yayinlamadilar. Ilginc olaylardan biri, 2004'de 2576 kisiyi eleyip 5 Milyon dolar kazanarak sampiyon olan Greg Raymor'in final masasina erisemeden elenmesi idi. Onu eleyen ise Goteborg'dan katilan bir Turk: Ayhan Alsancak. Ayhan'in son iki oyunu oldukca dramatik gecti:

Ayhan'in elinde 2 Kiz vardi. Lazar As ve Vale ile oyunu yukseltti. Ayhan tam parasini surdu ve ilk acilan 3 kagitta bir As cikinca Lazar one gecti. 4. kagit her ikisine de yaramadi. Son kagit kiz geldi ve Ayhan kazandi.

Bu inanilmaz oyundan bir sonraki el, Ayhan'a yine 2 kiz geldi. Bu sefer rakibi As ve 10'lu ile oyuna giren Kanter oldu. Ilk 3 kagit 7-3-3'den sonra Ayhan hala ondeydi (%60-%40). 4. kagit 10'lu geldi ve Ayhan'in oyunu kazanma sansi artti (%70-%30). Son kagit alakasiz bir kupa gelince Kanter Flush yakalamis oldu ve Ayhan elendi. Kalan 9 kisi birer milyon dolari garantileyerek final masasina gecti.

Web sitesinden Vegas'i Matusow'un kazandigini ogrendim. Matusow acaip eglenceli bir tip. Surekli masadakilerle ugrasmasi sebebiyle adi Mike "The Mouth" Matusow'a cikmis. Son 5 yildir son masaya kadar cikip kaybediyordu, bu sene cenesi iyi calisti ve gercekten inanilmaz oyunlar cikartip turnuvayi kazandi...

Ilk kez 1997'de TV'de Dunyanin En Guclu Adami yarismasina rastlamistim. O gun bugundur hemen her yil yarismalari izliyorum. Cok zevkli yarismalar oluyor. Mesela toplam 450 Kg agirliginda 2 buzdalabini sirtlayip 70sn suresince maksimum mesafeyi katedmeye calisiyorlar. Bir tiri 30m cekiyorlar. Kamyonetlere takla attiriyorlar vs. vs. Inanmak icin gormek lazim. Seyretmesi cok zevkli.

Son 4 yilin 3unu Polonyali 1977 dogumlu Mariusz Pudzianowski kazandi. Finallerin basindaki yarislarda geride kaldi ama sonra inanilmaz bir atakla rekor ustune rekor kirip rakiplerini ezdi gecti.

Mariusz, 140 Kg agirliginda ve 186cm boyunda. 350 KB ile bench press, 476 Kg ile squad yapabiliyor. Yarim ton agirligi yerden kaldirabiliyor. Kolunun kaslarinin cevresi tam 60 cm! Kisacasi ucuk bir adam.

Bu yarislarda Kuzey Avrupalilarin bariz bir ustunlugu var. Yarismaya katilanlarin hepsi Mariusz tipinde adamlar. Iste sampiyonlarin listesi.

Windows kullanicilarinin dikkatine! (.wmf acigi)

Tatil sezonundayiz ve bugunlerde .wmf resim dosyalari ile ilgili bir guvenlik acigi soz konusu. Microsoft bir aciklama yapti ama henuz acigi kapatacak bir cozum uretmedi. Sirkete gelen saldirilar ve ardindan gelen e-mail silsilesinden anladigim kadariyla durum ciddi!

.wmf dosyalarini gayet masum gorunen .jpg uzantili resim dosyalari haline donusturup e-maille gonderiyorlar. Anladigim kadariyla, hem attachment'i acmaya calismak hem de e-maile gomulu bir dosyayi Preview pane'inde goruntulemekle de virus bulasabiliyor.

Hexblog'da bir yama uretilmis. Steve Gibson gibi taninmis bilgisayar uzmanlarinin e-maillerini gordum sitede. Guvenilir gorunuyor. Yine, SANS'in sitesinde konu ile ilgili cesitli yazilari bulabilirsiniz. Guncellenmis yamayi ben SANS'in sitesinden indirip yukledim, secim sizin.

Film: 11:14

11:14, Gece 11:14'de meydana gelen iki kazaya yol acan olaylar zincirini 5 ayri acidan anlatan, 2003 yapimi cok hos bir film!

Film ilk karesi ile son karesi ustalikla birbirine baglanmis. Hilary Swank ve Patrick Swayze gibi tanidik isimler var. 11:14'un direktoru 29 yasindaki Greg Marcks'in 2. filmi bu. Bulabilirsek, 2000'de yaptigi ilk filmi Lector'u da izleyecegiz.

Film kategorize etmek zor; cunku komedi, drama ve gerilim kategorilerinin tumune girebilir. Bulursaniz izleyin...8/10

Mutlu Yillaaar...

Efendiiim, 2005'inde suyu isindi... Tolga Sevinc kardesimizi Fethiye'ye yolcu ettik. JFK havaalanina giderken once hafiften sonra siddetlenerek kar basladi. Bu kisin 2. kari bu. Donuste fotograf makinemi alip disari ciktim. Ayak izlerimden karin tuttugu anlasiliyor di mi? (Niye oyle S cizerek yuruduysem...)

Aksam icin, Ilkay Kazakci kardesim barbeku almis, balkonda Manhattan'a karsi mangalimizi yapalim dedik. Balkir Unur'de Connecticut'tan gelecekti ama yilbasinda bile calisiyor maalesef.

Velhasil, etler pisti, yemekler yendi. Tolga Sevinc, Peter Sellers kolleksiyonundan epey bir DVD alip goturdu. Simdi THY ucaginda, yolda. Henuz haberi yok ama "The Party" benim DVD Player'da kalmis. Kismet be Tolga'cim, biz izledik bu aksam :) Sellers'in hintli aksani takliti olaganustu...

Times Square her zamanki gibi dolup tasmis. NY'ta 12 de isikli bir 'top' ustunde durdugu direkten asagi inip yeni yilin rakamlarinin yazili oldugu panoyu isiklandiriveriyor. Tabii konserler vs. de var ama bu sogukta bunu izlemek icin saatlerce orda beklemenin esprisini anlamis degilim. Bence gayet yavan bir olay...

Balkondan 20dk, purolarimizi tutturup, Central Park'taki havai fisek gosterisini izledik. 1 sene daha cabucak gecti gitti! Herkese iyi yillar, mutluluklar. Her sey gonlunuzce olsun!

Cumartesi, Aralık 31, 2005

Necdet Yucel's Diary...

Gecenlerde, Necdet'ten bahsetmistim. Ardindan, acaba nerde, ne yapiyor diye bir merak dustu icime. Cok sevdigim bir insan olmasina ragmen, ne oldugunu bile hatirlamadigim anlamsiz bir sebepten dolayi 93'den beri gorusmuyorduk. Google'da aradim buldum, bir e-mail attim, kendi adima ozur diledim. Netekim, O'nun da bir kirginligi, kuslugu yokmus zaten... Hayat bir garip iste: Bugun sizin icin hayati onem arz eden durumlar, yarin cok onemsiz dahasi gulunc kalabiliyor...

Necdet, Canakkale Universite'sinde hocalik yapiyor. Cok guzel de bir blogu var. Bildiginiz bir insanin cumlelerini okurken, onu hangi ses tonu ile soyledigi, daha once nerelerde, hangi durumlarda soyledigi kafanizda canlanir, gulumsersiniz. Benim icin de oyle oluyor.

Necdet, duzenli gunluk tutuyor. Iznini alip, linkler bolumune ekledim. O bolumde, gercekten aktif yazan dostlarin linkleri olsun istiyorum. Artik yazmayanlari cikartacagim (ilk olarak Fuat Agbi'nin linkini cikarttim). Simdiden soyluyorum, kirginlik olmasin :)

KG'ye canim feda...

Sirketteki NBA Fantazi Ligimizden bahsetmistim. Bana gore gayet canavar gibi bir takimim var ama hala maalesef ortalarda gidiyor takim.

Bugun ligde benden daha alt sirada yer alan bir arkadasla konusurken o da kagit uzerinde cok kuvvetli gorunmesine ragmen oyuncularin performansinin cok kotu oldugundan bahsetti ve "I have to put KG on the block" dedi. Birden kulaklarim dikildi tabii. Gecen yil da Kevin Garnett'i almaya calismistim ama KG'yi pazarlik konusu etmek cok zor, adam ucuk bir sey, sahibi vazgecemiyor. "KG'nin sahibi ligi kazanamaz" dedim ama dayanamayip Shaq + Michael Redd'i onerdim, kabul etmedi. Michael Redd'in yerine Rashard Lewis'i istedi. Vermedim. Karsi oneri olarak, Rashard Lewis + Antawn Jamison'i istedi. Screenshot'ta gorundugu uzere, onun acisindan oldukca karli bir alis veris:
%FG (Basket Yuzdesi): KG ile bu artacak. su anda Ligde 7/10 siradayim: (+)
%FT (Serbest Atis Yuzdesi): Verdigim 2 oyuncunun ortalamasi KG ile ayni...
3PT (3luk): R.Lewis'i kaybedince burda bariz 3luk kaybediyorum (-)
Points (Sayi): Lewis, KG kadar sayi atiyor. Oyun basina 20 sayi kaybediyorum (-)
Rebound: A. Jamison, KG kadar ribaunt aliyordu, toplamda kaybediyorum (-)
Asist: KG, ikisiniz toplamindan daha fazla asist yapiyor (+)
Steal (Top Calma): Cok ihtiyacim olan bir alan ama bariz kayiptayim (-)
Block (Blok): KG tek basina ikisinden daha fazla blok yapiyor (+)
Turnover (Top Kaybi): Her iki oyuncumda pek top kaybetmiyordu, pek bir sey degismeyecek.

Amma ve lakin, kabul ettim! Cunku yedeklerden Tayshaun Prince'i oynatacagim. Boylece, A. Jamison'dan kaybettigim sayi acigini kapatabilirim. Ribaunt'ta biraz acigim kaliyor ama cok degil. Top kaybim da azalacak. Geriye koyamayacagim iki sey Top Calma ve 3luk... Top calmada ligde en kotu durumda idim, bir degisiklik yok. 3lukte en iyi durumda idim, dusecek.

Yahu kafamda da hala soru isaretleri var... Kabul ettim ama delilik mi ettim? :)

Cuma, Aralık 30, 2005

Brezilya-Arjantin Gezisi Resimleri...

Bezen, Igauzu Falls yazisini bir kac gun once yazdi ama resimleri ancak bugun (ehem saat sabahin 5ine geliyor su anda) Flickr'a yukleyebildim. Bu muhtesem selalelere bayilacaginizi dusunuyoruz. Ayrica, Corcovado ve Buenos Aires resimlerini de yetistirebildim, buyrun:
Diger resimleri de bu postaya ekleyecigiz...

Perşembe, Aralık 29, 2005

Film: Farewell My Concubine ve Matchstick Man

Farewell My Concubine (Ba wang bie ji) aldigi pek cok odul ve IMDB.com'daki yuksek notu (8.0) sebebiyle, uzun suredir izlemek icin firsat kolladigimiz filmlerden biri idi. Velhasil kelam, "bir seyi cok isteme, oluverir" derler. Heyecanla izlemeye basladigimiz film opera sahnelerinde cikarttiklari dayanilmaz sesler, film ilerledikce tam bir iskenceye donustu. Filmin sonunu zor getirdik...

Zamanin birinde Mardin'e Vali halki egitmek icin zorla operaya goturmus. Cikista yasli bir amcaya sormuslar, nasil buldunuz operayi diye. "Mardin Mardin olali boyle zulum gormedi" demis. Yeri tam neresi bilemiyorum benim aklimda Mardin kalmis. SourTimes'a gore Sivas, kimilerine gore Bayburt, kimilerine gore de Erzurum'da gecmis olay.

Filmi anlatmakla ugrasmak bile istemiyorum ama kisaca durum sudur: Pekin Operasinda, halkin cok sevdigi 'Farewell My Concubine' adinda bir oyun yillarca oynanir. Filmin kahramanlari, bu Opera'da oynamak icin yetistirilen iki cocuktur. Buyurler ve bu operadaki Kral ve Sevgilisi rolleri ile meshur olurlar. Yillar gecer, Cin'de Japon isgali, ardindan Milliyetcilerin zaferi, ardindan ic savas ve onlari Tayvan'a kovalayip basa Komunistler gecer. Tum bu olaylar, Oyun ve oyuncularin etkilesimi ile birlikte aktariliyor...5/10

Matchstick Man, Nicolas Cage'in simdiye kadar seyrettigim en guzel filmlerinden biri diyebilirim (digeri Adaptation). Film, ortagi Frank (Sam Rockwell) ile dolandiricilik yapan hastalik derecesinde titiz Roy adinda bir uckagitcinin, 14 yasindaki kizi (Alison Lohman) ile karsilasmasi ve ardindan hayatindaki degisiklikleri konu aliyor.

Filmi daha fazla anlatip, agzimlar suprizler hakkinda ip ucu kacirmak istemiyorum. Basta bir parca yavas gidiyor gibiydi film ama gittikce daha guzel ve ilginc bir hale geliyor. Tavsiye edilir...8/10

Tolga Sevinc'in Blogu...

Tolga, ODTU'lulerin hazirladigi goruntulerin oldugu guzel bir sayfadan
(http://guide.ceit.metu.edu.tr/video/odtu_tv.asp) bahsedince, "e artik sana bir blog acmak farz oldu gari" dedim. Oturduk ilk postunu girdik biraz tarif edip silah zoruyla yazmaya mecbur ettim. Aha adres: http://tolgasevinc.blogspot.com

Orkut duzelmis...

10 tiklamanin 9unda server gocuk cevabi aldigimdan uzun zamandir www.orkut.com'a takilmiyordum. Bu aralar is guc yok, evde takiliyorum ya bir bakayim n'olmus dedim. Gayet hizlanmis ve duzelmis. Ustune ustluk google account'u ile entegre etmisler. Sanirim hala davetiye gerektiriyor. Ilgilenenler varsa isim, soyad ve e-maillerini iceren bir mesaj biraksin, davetiye gondereyim. Evet, isim soyad da gerekiyor!

Unutmadan, spamcilerin ekmegine yag surmeyelim, dumduz e-mailiniz birakmayin, adil nokta hindistan at bilmem ne gibi yazin ya da biraz yaratici olun. Bulmaca cozmek zorunda birakmayin yeter:)

Ek: http://en.wikipedia.org/wiki/Orkut adresinde Orkut.com'un kurulusundan bugune tarihcesi anlatiliyor. Brezilyalilarin coklugunu farketmistim ama tum Orkut ailesinin %70'e yakinini olusturduklarini ordan okudum.

Çarşamba, Aralık 28, 2005

Gezi Notlari III - Iguazu Falls


Brezilya’daki son duragimiz Iguazu Falls, yani selaleler. Iguazu, Rio’dan yaklasik 1,500 km otede kucuk bir sinir kasabasi ayni zamanda. Gercekten kucuk bir kasaba ama. Otele yerlestikten sonra kasabayi dolasmaya ciktik, cok uzun surmedi:) Kasabadaki Lubnanli sayisi bizi oldukca sasirtti ama. Lubnan restaurantlari, pastaneleri, kafeleri gorduk. Hatta o aksam bir Lubnan lokantasinda yemek yedik, Adil nargile bile icti. Bu tur bir yer beklemiyorduk, sasirdik. Yemekler cok guzeldi.

Foz do Iguazu havaalaninda bizi karsilayan sonraki iki gun boyunca bize rehberlik yapan Carlos bu turda rastladigimiz en iyi rehberdi. Bolgenin ve ulkenin genel ozelliklerinden tarihine, politik yapisina kadar bircok bilgi verdi bize. Ertesi sabah bizi otelimizden almaya geldi ve Arjantin, Brezilya ve Paraguay arasina sikismis olan selaleleri gormeye gittik. Toplamda 275 selale varmis, bunlarin 250si Arjantin’de, 25 tanesi de Brezilya’da.

Iguazu Falls, Guarani dilinde buyuk su anlamina geliyormus ve adini da oradan almis. Guarani Paraguay ve Bolivya'nin resmi dili. Arjantin'deki Corrientes bolgesinde de bu dil konusuluyormus. Yaklasik 3 km boyunca siralanmis olan selaleler yagmur ormanlarinin icinde yer aliyor. Manzara inanilmaz guzel. Aralara serpistirilen metal kopruler bazi buyuk selalelere oldukca yaklasmanizi sagliyor. Bu koprulerin bazilarinin uzuna kadar gittimizde asagidan sicrayan ve o anda sadece serinletiyormus gibi gelen su damlalari ile sirilsiklam olduk. Selalelerin cogu Arjantin kisminda oldugu icin Brezilya tarafindan manzara daha guzel, hepsi bir anda gorulebiliyor. Bu selaleler dunyanin 8. harikasi olarak da aniliyormus (Niagara Falls 87. sirada). Brezilya’ya gidecekseniz, burayi da mutlaka ama mutlaka gormelisiniz bence.

Kasim-Mart arasindaki yagmur sezonunda selalelerden akan su miktari saniyede 12,750 metrekup olabiliyormus. Bizden 1-2 hafta once cok siddetli yagmur yagmis ve uzerinde yurudugumuz koprulerin bir kismi tasmis. Ondan bir ay kadar once yagan siddetli yagmurlarda da bu selalelerin en buyugu olan Devil’s Throat (Gargantua del Diablo) selalesinin uzerine kadar giden kopru yikilmis. Yerine henuz yenisi yapilmadigi icin o kisma gecemedik. Orayi karsidan ve biraz uzaktan gorebildik sadece.

Yuruyusumuzun ilk kismini bitirdikten sonra nehirdeki bot (speed boat) gezisine katilmaya karar verdik. Botla selalelerin oldukca yakinina kadar gittik. Devil’s Throat tarafinda siddetli akan buyuk selalelerden birkac tanesine yanastik ama gozumuzu bile acamadik sicrayan sularin siddetinden. Cok guzel ve eglenceliydi. Bu bot turunu oglen saatlerinde yapmakta fayda var cunku denize dusmus gibi cikiyorsunuz karaya. Sonrasinda yuruyuse devam ederken kuruduk arada. Yaninda yedek kiyafet getirenler ya da tekneye mayoyla binenler de vardi. Mayo fikrini cok takdir ettik su damlayan kiyefetlerimizle ortalarda dolanirken. Tekne turundan sonra yurusuyun devam edecegi noktaya gitmek icin ustu acik safari kamyonlarina biniliyor. Ufak bir tur da o sekilde yapmis olduk. Tropik ormandaki cesitli agaclari ve meyveleri ogrendik (Tekrar gorsem hicbirinin adini soyleyemem o ayri:)) Bolgede 450 tur kus ve 250’nin uzerinde kelebek turu varmis. Yabani hayvanlari hic saymiyorum. Kelebek coktu hakkaten, surekli ustumuze konuyorlardi ama. Bazi yerlerde yoldaki kelebeklere basmamak icin caba sarfediyorduk nerdeyse. Buna ragmen denk getirip de dogru duzgun bir kelebek fotografi cekemedim:(

O aksam icin ben yoresel muzikleri dinlemek ve danslari gormek istedigim icin Carlos’un da onerdigi bir gosteriye bilet aldim. Tur boyunca ekip arkadaslarimiz olan Genya ve Eugenie cifti de gelmeyi dusunduklerini soyleyince aksamki gosteriye beraber gittik. Bir onceki aksam gittigimiz bari begenen Adil ve Tolga gosteriyi pas gecip tekrar bara gitmeyi tercih ettiler.

Restaurant cok buyuktu. Gittigimizde cok kalabalik degildi, aa erken geldik galiba derken birden doluverdi. O kadar insan nerden cikti bir anda hic anlamadim. Yemek acik bufe brezilya barbekusuydu ve cok guzeldi. Hakkini verdim ben de:)) Sovlar eglenceliydi. Latin Amerika ulkelerine ait sarkilar soylendi, danslar edildi.

Itaipu Baraji

Modern dunyanin 7 harikasi arasinda sayilan Itaipu dunyanin en cok elektrik ureten ve uretim kapasitesi en buyuk hidroelektrik baraji. Itaipu da adini Guarani dilinden almis, anlami: sarki soyleyen taslar! Brezilya ve Paraguay arasinda Parana Irmagi uzerinde kurulmus. Tam kapasite calisan 18 jenerator unitesi Brezilya'nin elektrik enerjisi ihtiyacinin %25'ini, Paraguay'in ise %90'ini karsiliyor. Iki yeni unitenin yapimi da devam ediyormus. Jeneratorlerin 9 tanesi Brezilya'ya 9 tanesi de Paraguay'a ait. Ama cok kucuk bir ulke olan Paraguay'a tek jenerator yetiyormus aslinda. O da diger jenaratorlerden elde ettigi enerjiyi Brezilya'ya satiyor ve projeye olan borcunu da bu sekilde oduyor bir anlamda. Baraj 196 m yuksekliginde ve 7.7 km uzunlugunda.

Bu resmi havaalanina giderken mola verdigimiz bir yerde cektik. Uc ulkenin kesistigi bu noktayi ozellikle gostermek istedim. Resmi cektigimiz taraf Brezilya, tam karsisi Arjantin, nehrin sag tarafinda kalan alan da Paraguay:)))

Film: King Kong ve Bossa Nova

Dun gece 11 seansina Tolga Sevinc kardesimle King Kong'u izlemeye gittik. Tabii filmin 3 saat oldugunu biletleri aldiktan sonra ogrendik. Velhasil, Peter Jackson'in The Lord of The Rings Trilojisinden dolayi uzun filmlerine alisigiz. King Kong'un orijinal hikayesi nasildi bilmiyorum ancak bunda kisaca durum soole:

Yil 1933. Buyuk buhran (Great Depression) zamani... Insanlar karinlarini doyuracak parayi bile bulamiyorlar, her yerde is yerleri kapaniyor. Cilgin bir film yonetmeni olan Karl Denham (Jack Black) yapimcilarin filmini bitirmek icin yeterince parayi vermeyecegini anlayinca, hemen bir tekne kiralar ve kadin basrol oyuncusu aramaya baslar. Bu sirada komedyenlik yapan Ann Darrow (Naomi Watts) issiz kalir ve tesadufen Karl ile karsilasir. Karl hem Ann'i hem de senaryo yazari Jack Driscoll'i (Adrien Brody) katakulliye getirip gemiye bindirir.

Adaya varirlar ancak adada birbirinden tehlikeli hayvanlar ve vahsi yerliler yasamaktadir. Yerliler Ann'i devasa bir gorile kurban etmek isterler ancak Ann'in guzelligi dev gorili sakinlestirir vs. vs. vs.

Sonuc: Naomi Watts'in guzelligine hic kimse laf edemez, goriller bile bunun farkinda :)) Yani film, goruntu, ses, Naomi Watts dahil tum beklentilerime cevap verdi. Tavsiye ederim... 8.5/10

Bossa Nova (2004), hafta sonu izledigimiz filmlerden biri. Birbiri ile ilintili pek cok konu, olay, kisi ve iliskiler yumaginda drama ve komedi bir arada sunuluyor. Brezilya gezimizin uzerinden cok gecmedi, anilar taze henuz.

Film Rio'da geciyor, dolayisiyla mekanlara, lisana ve insan tiplerine daha bir asinayiz. Bu da hos bir duygu yaratiyor. Iyi vakit gecirmek, keyifle izlemek icin tavsiye edebilecegimiz filmlerden biri de bu...8/10

Pazar, Aralık 25, 2005

Film: Carlito's Way: Rise To Power


1993 yapimi, Al Pacino ve Sean Penn gibi yildizlarin oynadigi Carlito's Way cok hosumuza giden bir film olmustu. O yuzden, bu filmin oncesini anlatan Carlito's Way: Rise to Power aylardir izlemeyi dort gozle bekledigimiz bir filmdi.

Film, kotu bir film degil belki ama maalesef, beklnetilerimizi cok yuksek tuttugumuzdan ciddi bir hayal kirikligi yasadik. Bu filmde Porto Riko'lu Carlito Brigante'yi canlandiran Jay Hernandez, Al Pacino'nun cizdigi tutkulu karisik karakterden uzak, cok daha sakin ama biraz da dengesiz bir uyusturucu kacakcisi.

Kisaca ozetlersek, film hapishane de Hispanik Carlito, Harlemde yetismis bir siyah olan Earl (Mario Van Peebles) ve Italyan asilli Rocco'nun (Michael Kelly) arkadasligini aktararak basliyor. Manhattan'da Italyan, siyah ve hispanik'lerin surekli birbiri ile kavga halinde oldugu bir donemde bu ucu, o anda guclu konumdaki mafya babalari ile iyi iliskiler kurup guclenirler. Ancak, Earl'in kardesi ofkeli, saygisiz, basini belaya sokmaya meyilli bir tiptir ve onun bu ofkesi onarilmaz yaralar acip kavgalara sebep olur, falan filan. Izlemezseniz kayip degil..6/10

Gezi Notlari II - Rio De Janeiro


Corcovado

Kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Rio’da mutlaka gorulmesi gereken yerlerin basinda Corcovado dagi ve dagin tepesindeki Christ the Redeemer heykeli geliyor. Sehrin hemen her yerinden heykeli gormek mumkun. Corcovado dagi 710 m yuksekliginde ve ulusal park sayilan Tijuca Ormani’nin icinde. Tijuca Ormani dunyada bir sehir icinde bulunan en buyuk ve dunyadaki ilk yeniden agaclandirilan orman olma ozelligine sahip. Dagin tam tepesinde de 38 m yuksekliginde bir Christ heykeli var. Yapimina 1921 yilinda baslanmis ama ancak 1931’de tamamlanabilmis. Heykelin yana dogru acik kollari tum sehri kucakliyor.Heykelin onundeki platformdan sehrin tamami gorulebiliyor ve manzara coookkk guzel. Tepeye kucuk trenlerle cikiliyor. Sporcuyum ben aktif dinamik heyecanliyim derseniz biraz(!) dik yokus ve 220 basamak merdiveni tirmanarak da cikmak mumkun:)) Biz sabah saatlerinde gittik ve butun tur otobusleri ayni saatte geliyor oldugundan olsa gerek cok kalabalikti. Ama yukari cikinca herseyi unutuyorsunuz. Sehrin manzarasi o kadar guzeldi ki heykele bakmayi bile unuttuk bir sure:)

Sugar Loaf – Pao de Acucar

Sugar Loaf, Rio’nun yukaridan gorulebilecegi ideal yerlerin bir digeri. Sugar Loaf deniz kenarinda, Atlantik Okyanusu’na acilan Guanabara Korfezi’nde yer aliyor ve iki tepeden olusuyor. Yukariya teleferikle cikiliyor. Oraya cikmak icin gunesin batisini denk getirmeye calistik. Getirdik de aslinda ama hava bulutlu oldugu icin istedigimiz goruntu pek olusmadi. Yine de sehrin goruntusu cok guzel. Sugar Loaf Copacabana’ya cok yakin, yurume mesafesinde hatta. Teleferik once ilk tepe olan Urca’ya cikiyor, orasi 224 m. Orada biraz oyalanip fotograf cektikten sonra ikinci teleferikle Sugar Loaf’in tepesine ciktik. Yukseklik 396 m. Gece manzarasi cok guzeldi. Oldukca uzun kaldik orda. Fotograf makinasinin hafizasi dolunca ancak asagi inmek aklimiza geldi:)


The Lagoon - Lagoa Rodrigo de Freitas

Lagoon kuzey Rio tarafinda, sehrin ortasinda yer aliyor ve yukaridan bakinca kalp seklinde gibi. Lagoon’un cevresindeki apartmanlar Rio’nun en pahali yerleriymis. Hakediyorlar valla, lagoon cok guzel. Cevresi 7.5 km – yuruduk biliyoruz:) Aksam saatlerinde hava biraz serinlemeye basladiginda iyice kalabaliklasiyor. Su kenarinda acikhavada canlik muzigin de oldugu cafeler var. Cocuk bahceleri var. Lagoon’da deniz bisikleti kiralayabiliyorsunuz. Kiyida da bisiklet kiralanabiliyor, 3-4 kisi binebildikleriniz bile var. Lagoon cok eglenceliydi bence. Adim basi kucuk arabalariyla saticilar vardi bir kere. Akliniza ne gelirse. Balon, pamuk helva, sosisli sandvic, patlamis misir, icecek, kaynamis misir, kuruyemis, bilimum tatli, incik boncuk, giysi, taki vs. Onu da isterim bunu da isterim diye ordan oraya kosturan kucuk cocuklar gibiydik bir ara, aa burda churro diye bir tatli yapiyorlarmis deneyelim, aaa burda da baska bir tatli varmis onu da deneyelim, orda da mi birsey var kacirma geliyoruummm… Boyle boyle giderken baktik ki donuvermisiz etrafini:) Bazi noktalar – yani bazi saticilarin onleri – o kadar kalabalikti ki caddeden yurumek zorunda kaldik.

Lagoon’da bir de yilbasi agaci var. Dunyanin en buyuk yilbasi agaci olarak Guinnes rekorlar kitabina girmis. Yuksekligi 82 m. 2.8 milyon mikro lamba kullaniliyormus aydinlatilmasi icin. Isiklandirma calismalari 3 ay suruyormus ve bu yilkinde 1500 kisi calismis. Her yil 26 Kasim’da isiklandiriliyor ve 6 Ocak’a kadar agac hep isil isil. Agacin bir diger ozelligi de yuzuyor olmasi (floating). Goletin icinde yer degistiriyor agac, birkatiginiz noktada olmayabilir yani ertesi gun:))

Cuma, Aralık 23, 2005

Kitap: The World Is Flat


Thomas Friedman, deli filan degil tabii, ama kitap basligini "Dunya Duz" diye secmis. 72 haftadir kitap ABD'de en cok satan ilk 10 listesinde. Aslinda epeyce karisik, ve daha once yazdigi kitap ve yazilardan epeyce bir alinti var. Kitabin geri kalaninin da yaptigi gorusmelere oldukca fazla yer vermis ve kendi mesajini onlar araciligi ile iletiyor. Neler anlatiyor bize Friedman?

Rakamlari seviyor ve 11 Eylul (9/11)'i ters cevirip 11/9/1989'da Berlin Duvarinin yikilmasi ile dunyanin yeni bir duzene adim attigini soyluyor. Bu dunyada, aciklik ve umut var. Netscape dot com furyasini baslatiyor. Telekom firmalari bu donemde korkunc yatirimlar yapip dunyanin 4 bir tarafina fiber optik aglar dosuyorlar. Linux ve open source ile ucuz isletim sistemleri ve degisik bir mentalite dunyayi kasip kavuruyor. Y2K sirasinda ABD ve diger gelismis ulkelerdeki yetismis bilgisayarcilar talebe yetisemedigi icin Hindistan'daki Ingilizce bilen bilgisayar muhendisleri isin icine giriyor (outsourcing). Cin, disariya aciliyor ve ucuz is gucuyle dunyanin uretim merkezi (Workshop) haline geliyor.

Dot com patlayinca, bu sefer milyarlarca dolarlik fiber optik dosenmis ve tam son kullaniciya gidecek kablolar dosenecekken para kalmadigi ve mevcut sistemin kullanicisi olmadigi icin fiyatlar dusuyor, telekom sirketleri batiyor. Hindistan'dan gelen muhendisler evlerine donduler ama dosenen fiber optikler sayesinde uzaktan ayni isi daha ucuza yapmaya basladilar ve outsourcing hizlandi.

Uretimini Cin'e kaydiran rakipleri ile mucadele edebilmek icin, diger sirketler de outsourcing'e basvurup uretimi Cin'e kaydiriyor ve bu yaklasim cig gibi buyuyor. Hindistan'da servis sektorunde ayni ruzgari yakaliyor. Meksika, bu durumdan olumsuz etkileniyor ve NAFTA gibi Free Trade anlasmalarina imza atmis olmasina ragmen bu firsati iyi degerlendiremiyor.

9/11 gerceklesiyor ve ABD'de yeni olusturulan guvenlik kurumlari, ogrencilere zorluk cikartip ABD'ye beyin gocunun cok cok azalmasina sebep oluyor. ABD'de yuksek egitim goren muhendislerin Cinliler ve Hintliler cok buyuk bir yuzdeye sahip oldugundan, bu durumun Amerika'nin gelecegi acisindan tehlike olusturdugu ongorulerine Cumhuriyetci tayfa kulak asmiyor. Cin'in 5 yilda uluslararasi yayin sayisini 10 katina cikartmasina bile "Tum dunyada 500,000'e yakin Uluslararasi bilim yayini yapiliyor. ABD dususe ragmen hala 150,000'e yakin yayin yapiyor. Cin ise su anda 12,000 civarinda" seklinde yaklasiyor.

Kitapta uzun uzun devasa Amerikan sirketlerinin olusturdugu Supply Chain'lerden bahsediyor. Logistic sirketleri sayesinde kucuk sirketlerin de buyuk sirketler gibi calisabildigini anlatiyor. Ornegin bilgisayariniz bozuldu UPS'e verip tamire gonderdiniz. Aslinda tamiri yapan UPS. Bir bilgisayar siparisi verdiniz, dunyanin 4 bir tarafindan parcalar Cin ya da baska bir uzak dogu ulkesine ulasiyor ve birlestirilip size gonderiliyor (Tolga'ya notebook siparisi verirken, Sen Dell'e veriyorsun ama aslinda o siparis direkt Cin'e gidiyor demistim. Gercekten'e 3. Shanghay'dan notebook yola cikmis 4. bize ulasti).

ABD hukumeti Reagan doneminden itibaren sistemli bir sekilde isverenlerin tarafini tutuyor (pro-business) ve orta direk gittikce artan bir hizla eriyor. Benzer yapilanmalari dolayisiyla M. Thacher'da bol bol alkis topluyor. Outsourcing onu alinmaz bir hale geliyor. Friedman'a gore bugun ki islerin buyuk bir cogunlugu, daha ucuz ulkere kaydirilacak ve bundan kacis yok. ABD'de sadece katma degerli isler kalacak. Outsource edilmeyen islerde calisanlarin maaslari dusecek. Bize onerisi de, outsource edilemeyecek bir iste calismamiz ya da surekli egitim ve kendini gelistirme ile yeni islere adapte olmamiz.

Globalizasyon ile isverenlerin ve kapitalin ozgurce daha ucuz ulkelere gitmesi sonucu zenginlesen, buyuyen Cin'in hedefinin her konuda ABD'yi gecmek oldugunu O da goruyor. Cin'e ve Hindistan'a tasinan Arastirma Merkezlerinin simdiden ABD ile yarismaya basladigini soyluyor. Ama bir yandan da buna sebep olan globalizasyon ve herseyi savunurken bir yandan da ABD'nin yeni isler ureterek lider kalabilecegini umut ediyor ve gecmisten ornekler veriyor...

Globalizasyon ve outsourcing'i isyerlerimizde goruyoruz zaten. Surekli haberlerini aliyor hatta icinde yasiyoruz. Bir bolum Hindistan'da aciliyor, sonra ordakilere egitim veriyoruz. Sonra da o bolumun ABD kisminda calisanlar azaltiliyor veya hepten kapatiliyor. Goz gore gore duvara toslamak bu olsa gerek :) Isveren acisindan degisen bir sey yok, o karini arttiriyor ama calisanlar acisindan degisek cok. Du bakalim...

Çarşamba, Aralık 21, 2005

Manhattan Metro ve Otobuslerinde Grev


Anlasacaklar anlasamayacaklar derken MTA (Metropolitan Transportation Authority) ve Transport Workers Union arasinda uzlasma saglanamadi ve grev basladi. Sali gununden itibaren Manhattan’da TWU Local 100 sendikasina bagli tum metro ve otobusler durdu. Yani sehir metro ve otobuslerinin hicbiri calismiyor. Buna Queens, Brooklyn ve Bronx’a giden metrolar da dahil. Bu metro ve otobusler gunde 7 milyon kisiyi tasiyorlar. Dusunun bir anda ortada kalan kalabaligi. Long Island Railroad calismaya devam ediyor ama ona da binebilmek ayri bir sorun kalabalik yuzunden. Birkac tane de ozel otobus sirketi varmis.

Kalabilenler evde kaliyor ama cogunluk ise gitmek zorunda. Yuruyenlerin, bisikilet ve patenlerle ise gidenlerin sayisi az degil. New York valisi Bloomberg de herkesle beraber Brooklyn'den New York'a yuruyerek geliyor iki gundur. Sabah saatlerinde ancak icinde 4 veya daha fazla kisi olan arabalarin sehre girmesine izin veriliyor. Normalde kimse otostopculara yuz vermez burda ama bu durumda arabasi olanlar yuruyenleri arabalarina aliyor. Taksiler de taksi dolmus seklinde calismaya basladilar. Bu halde bile zaten cekilmez olan sehir trafigi iyice cildirtici boyutlara gelmis durumda. Beni etkilemedi, ben zaten metroya binmiyordum ama Adil bayagi etkilendi bu durumdan. Dun 2.5 bugun 3 saat surunce ise gitmesi, bir o kadar da donuse harcayinca evden calismaya karar verdi haftanin geri kalaninda.

TWA Local 100'e basgli calisan iscilere verilecek zam ve yeni ise alinacak iscilerin emeklilik haklari ile ilgili anlasmazlik sonucu greve gelindi. Ancak gorusmelerin erken kesildigi, MTA'in makul bazi oneriler getirdigi ama sendikanin aceleci davranarak greve gittigi gorusu hakim. Bu da sendikanin kredisini dusurdu cogu insanin gozunde. Sendikanin bagli oldugu Transport Workers Union of America'nin grevi onaylamamasi da ayrica bir eksi Local 100 icin. Mahkeme de suclu bulundular, su anda grevde kaldiklari hergun icin 1 milyon dolar ceza odemelerine karar verdi mahkeme. Gorusmelere yarin yeniden baslanacakmis galiba. En son 1980'de olmus bu tur bir grev ve 11 gun surmus. Bakalim bu kac gun surecek. ===== 3 gun surdu. Persembe ogleden sonra grev sona erdi. Otobusler hemen calismaya basaldi ama metrolarin tamamen normal duzenine gecmesi sabahin erken saatlerini bulmus.

Pazartesi, Aralık 19, 2005

Frederick's


Bu haftasonu bayagi hareketli gecti. Cuma aksamki sirket partisinden sonra Cumartesi aksami da arkadaslarla parti yaptik, bara gittik. Gecen ay burda genelde finans firmalarinda calisan bir grupla Liman'a balik yemeye gitmistik. Ordaki sohbet cok keyifliydi, yeni insanlarla tanismak, yeni arkadaslar edinmek cok guzeldi. Herkes boyle dusunmus olmali ki o aksamin devamini getirelim dedik. Bu seferki bulusma icin secilen yer 58th Street'deki Frederick's oldu. Uc ayri odadan olusan lounge'da en arkadaki oda bize ayrilmisti. Gecen aydan beri gorusemediklerimizle kaldigimiz yerden devam ettik, yeni insanlar tanidik, arada dolasan karides, sushi roll, kizartma tabaklarina bol bol uzandik, ictik, eglendik. Guzel bir gece oldu. Defile varmis bir de o aksam barda. Tesaduf. Kimin defilesiydi hicbir fikrim yok. Kalabaliktan pek birsey goremedim ben zaten. Adil daha ondeydi o sirada, birkac fotograf cekmis de ordan baktik sonra.

Delmonico's da bir oglen yemegi...


'MTA Union' (NY Metro calisanlarinin sendikasi), NY Metrosu patronlarindan yillik icin %8 zam istiyor ve anlasma saglanmazsa gecen hafta Persembe gecesi itibariyle greve gideceklerini aciklamislardi. Grev tehditi altinda bu hafta ise gelip gelemeyecegimiz belli degildi ve FactSet grubundan satis sorumlulari bizi Pazartesi yemege cikartmak istediklerini soyleyince, katilip katilmama konusunda once kesin cevap veremedim. Sonra, grev olmadigi takdirde katilacagimi bildirdim.

Grev Sali gecesine kadar ertelenince bugun isteyiz ve oglen 12'de isten arkadaslarla 56 Beaver St., New York, NY adresindeki Delmonico's Restaurant'a gittik. FactSet'in satis sorumlusu bizi karsiladi. Yazilimcilar, Sunucu Yoneticileri ve destek grubundan toplam 13 kisi davet edilmis.

Delmonico's 1827'da Giovanni ve Pietro Delmonico tarafindan bir pastane olarak kurulmus. 1831'de restaurant acilmis. 16 Aralik 1835'deki buyuk yanginda 23 ve 25 Williams Street'teki binalar yanip kul olmus. 1836'da Delmonico's kardesler Beaver,Williams ve Gunery Williams caddesinin kesisimindeki ucgen binayi satin almislar ve 1 yil sonra 3 katli restaurant hizmete acilmis. 1868 ile 1999 arasinda ne olmus bilmiyorum ama restaurant'taki dokumanlara gore (evet yemek yemege gittik ama tarihini merak ettim iste) 1999'da Italyan - Hirvat gocmenlerden olusan bir ortaklik Delmonico's u yeniden hayata gecirmis ve Wall Street'in bilindik, saygin Steak House'lardan biri olmus.

Bizim icin zamaninda Charles Dickins'in yemek yedigi ve adini verdigi Dickins Room'da yer ayirtilmis. FactSet'in GS'le calisan 3 elemani bizi karsiladi ve tum ekip ulastiktan ve tanistiktan sonra yemege gecildi. Gozum Porter House'da idi ama Porter house dedigin yukluce bir et ve 2 kisilik bir menu demek. Ortak bulamayinca Delmonico's Steak sectim. Yanina da masaya 1995 urunu Rinaldo Kirmizi Sarap soyledik. Gayet lezzetli bir yemek ve keyifli bir muhabbet oldu. Yemek olayini Tiramisu ile taclandirip 2 saat sonra ise donduk. Kafalar hafif iyi ve anilar henuz taze iken yazalim, di mi? :)

Pazar, Aralık 18, 2005

Christmas Partisi


Christmas zamani geldi yine. Nereye gitti bu yil ne zaman bitti boyle anlamadim ki. Daha bu yil icin yaptigim resolution listemin ancak yarisina gelmisim ben:) Cok tembellik etmisim anlasilan. Neyse, bu Christmas zamanlari pek yaramiyor bana. Basimi nereye cevirsem cikolata cikiyor karsima. Avukatlik firmasiyiz ya biz, musterilerden sepet sepet hediye geliyor, genelde de cikolata maalesef. Onlar da mutfaga yerlestiriliyor, millet artanlari masasinda gelene gidene ikram ediyor, kac kacabilirsen. Benim gibi cikolata duskunu birine yapilacak sey degil yani:)))

Cuma aksami sirketin Christmas partisi vardi. Bizim parti mekanimiz belli: Ashton's. Bizim binanin karsisinda bu bar. Sirket simdiki binaya tasindigindan beri, yani 4 yildir, orada oluyormus partiler. Bu benim ikincim. Sirket partisi ailelere acik olmadigi, esler gelemedigi icin erken oluyor. Saat 4'de barda yerimizi almis ilk ickilerimizi ismarliyorduk. Sohbet ettik, yedik ictik, gene ictik, son sirket dedikodularini ogrendik...:))) Haa, bir de hediye cekilisimiz vardi. Secret Santa. Partiden iki hafta kadar once kura cekiliyor. Herkes kendisine cikan kisiye hediyesini aliyor, paketin uzerine o kisinin adini yaziyor ama kendi adini yazmiyor. Parti oncesinde butun hediyeler buyuk bir kutuda toplaniyor ve parti sirasinda tek tek dagitiliyor ve aciliyor. Hediyenin kimden geldigini bilmiyorsun. Herkes secret santa (gizli noel baba) oluyor boylece:) Cok keyifli bir aksam oldu, cok eglendik.

Perşembe, Aralık 15, 2005

Petropolis ve 2. Pedro (Brezilya)


Bir onceki yazida, 1. Pedro ve Brezilya Imparatorlugunun kurulusundan bahsetmistim. Hemen bir not, 1. Pedro, Portekiz'deki Krallik unvaninin tersine kendine unvan olarak Imparatorlugu secer. Bunun 2 sebebi var. 1. Napolyon ozentisi. 2. ise Brezilya'nin buyuklugunun gostergesi.

Neyse, 2. Pedro, 1825'de dogar ve babasi tarafindan 1831'de Brezilya dogumlu ilk imparator ilan edilir. 14 yasina gelinceye kadar Monarsi duzenince bir meclis ulkeyi yonetir.

2. Pedro liberal bir imparatordur ve 49 yil boyunca ulkeyi "União e Indústria" (Birlik ve Sanayi) solagani ile yonetir. Ulkeyi kalkindirmak icin yollar yaptirir, buharli trenler icin raylar insa ettirir ve Alexander Graham Bell'den gordugu telefonu ulkesine getirir. Koleligi kaldirmanin zeminini hazirlar (kizi 1. Isabel, onun olmadigi bir zamanda 1888'de koleligi tamamen kaldirir).

Ancak liberaller onu yeterince liberal bulmazken, tutucu kesim fazla liberal bulur (bak bu benimde basima cok gelir) ve 1889'da bir darbe ile yonetimi devrilir ve tum hanedan surgune Fransa'ya gonderilir. 1891'de Paris'te olur. 1921'de onun ve esinin kalintilari Petropolis'e getirilir ve yazlik evlerinin bahcesine gomulur.

Resimde Petropolisteki Katedralde O'nun adina yapilan anit gorunuyor. Katedralin resmini de bir onceki yazida gorebilirsiniz.

Petropolis ve 1. Pedro (Brezilya)

Bezen'cim sagolsun usenmedi Brezilya gezisini yazma isini ustlendi. Ben de tarihe merakli oldugumdan, bir iki not duseyim.

Petropolis, Petro'nun sehri demek (bunu tahmin etmissinizdir). Burda adi gecen Portekiz Imparatoru 1. Pedro (Tam adini yazayim da eglenin: Pedro de Alcântara Francisco António João Carlos Xavier de Paula Miguel Rafael Joaquim José Gonzaga Pascoal Cipriano Serafim de Bragança e Bourbon).

Brezilya'yi Portekiz'den bagimsiz ilan edip ilk imparatoru olmus. Daha 9 yasindayken Avrupa'da Napolyon Savaslari yuzunden kan govdeyi goturdugunden tirsip Portekizden kacmislar. Bu Napolyon savaslari tum Avrupa ve dunya tarihini derinden etkileyen ama bizim tarihimizde pek bilmedigimiz bir donem (Oysa 1798-1801 yillari arasinda Osmanli, Portekiz, Rusya ve Ingiltere ile birlikte olup bir ucun savasa katilmis). 1799-1815 yillari arasinda Ingiltere ile Fransa arasinda baslayip yayilan bir seri savasa verilen toplu ad bu.

Aslinda guzel bir yazi konusu Napolyon savaslari ama cok kisaca ilintilentirecek olursan, ornegin bu savaslar Milliyetcilik kavraminin baslamasina sebep olarak gosteriliyor.

Savaslarin sonunda Fransa, Avrupa'daki hakim pozisyonunu kaybederken, Ingiltere donanmasi dunya denizlerindeki en buyuk guc haline geliyor ve Ingiltere de Dunyanin en guclu ulkesi haline geliyor.


Daha once "Fatal Shore" kitabini anlatirken de bahsetmistim, Ingiltere, Avustralya'da gozu yokken Napolyon savaslari dolayisiyla oraya hukmetmeye karar veriyor ve mahkumlarini oraya gonderiyor.

Neyse, biz Portekiz ve Brezilya baglantisina donelim. Savas bitince Portekize hukmeden hanedan Brezilya'dan ayrilip tekrar Portekize doner ve Brezilya'danin tum imparatorluk uzerindeki yetkilerini kaldirir. Bunun uzerine Brezilya'da gelisen milliyetci akimlara orada hanedanin temsilcisi olarak Rio De Janeiro Eyaletinin yoneticisi olarak kalan 1. Pedro onculuk eder ve 1820'deki isyandan sonra imparator olarak Brezilya'nin basina gecer.

Yalniz ulke biraz kosmopolitan bir yer. Rio De Janeiro gayet liberal iken ulkenin geri kalani daha tutucudur ve Portekize bagimli kalmayi ister. Sonucta 1825'de Brezilya, Arjantin ile savas halinde iken Cisplatine eyaleti bagimsizligini ilan eder ve Uruguay dogar.

1826'da babasi olunce, 1. Pedro kendini Portekizin 4. Krali ilan eder ancak kisa bir sure sonra yetkilerini 7. yasindaki kizi Maria II 'ya devreder ve onun hamisi olarak da kiziyla evlenmesi sartiyla kardesi Dom Miguel i secer. Tabii bir turlu karar verememesi her iki cephede de suratlarin asilmasina sebep olur.

Daha sonra 1831'de Brezilya imparatoru olarak 5. yasindaki oglu Pedro II'ye devreder ve bu esnada haksizca kendini Kral ilan eden kardesi ile savasmak uzere (2 kardesin savasi) Portekiz'in yolunu tutar. Bu savasi kazanir ve yeniden kizi 2. Maria'yi tahta gecirir. 3 yil sonra 1834'de daha 36 yasinda iken, Tuberkuloza yakalanir ve olur.

Ates olmayan yerden duman cikmazmis...

Sabah 6:45 otobusune yetisecektim. Dun kimligimi unutmustum sirkete giderken, kapilar da acilmiyor onsuz her disari ciktigimda geri girmek icin cama yapisip Garfield takliti yaparak dikkat cekmek durumunda kaldim. Sabahta yarim saat cuzdanimi aradim ki zaten montun cebindeymis. Yeni aldik, n tane cebi var bulunmuyor bir sey yahu...

Neyse, sabah birikmis e-mailleri okuyorum pat Tolga'dan bir mesaj. "Abi evde yangin cikti, acil kurtarilacak ne varsa haber et". Haydaaaaa! Hemen cevap yazdim, evi aradim ama cevap yok. Belli ki disarda. Bizim buyuk mudur geldi, haberi soyledim "Asagidan bir sirket arabasi kap git" dedi. Takima bir e-mail attim. Tolgaya cebinden ulasip yola ciktim...

Manhattan'in sabah trafigi ters yone bile gidiyor olsak felaket. 1 saatte anca vardim. Cok onemli bir sey degilmis. Tolga anlatti: Disarda Yangin Alarmi otmeye baslamis. Once ciddiyetine varamamis ama "Burasi Amerika, simdi disari cikmak gerekir herhalde" demis. Disari cikmis ki bodrum katinin pencerelerinden dumanlar cikiyor. Tipin biri bodruma giden kapiyi acmaya calismis ki alevleri gormus ve yangin diye bagirmaya baslamis.

Tolga sogukkanlilikla eve dalip hemen cekmeceden Green Kart, pasaport filan fismekanin oldugu zarfi kapmis. Gerisine kusura bakmayin diyip cikmis. 15dk sonra itfaiye gelip sondurmus yangini. Meger asagidaki kurutucalardan biri bir sekilde alev almis ve bir patlama olmus. Evler ahsap ama Allah'tan yangin apartmanlara sicramadan mudahale edip sondurmusler. Zarar ziyan yok, asayis berkemal!

Isin acaip tarafi dun yolda Wall Street Journal'i okurken bir yazi gordum. Fire Drill yapiliyor sirketlerde ve cok onemli ama insanlar ciddiye almiyor cok ciddiye alir gorunmek istemiyorlar filan diye uzunca bir sey. Ama aklima ev gelmedi, iste bir daha yaptiklarinda ciddiye alayim dedim. Ote yandan yangina karsi kasa mi alsak diye sordum Tolga'ya (her seyi bilir ne de olsa) amma ve lakin bu aletler zatem 3-5 dk koruyormus icindekileri. Kasaya bir sey olmuyor ama icindeki kul oluyormus meger. Yaaa.

Sirkete donduk ama o nereye bakiyorsa...

Dun tatil donusu ise gittim, millete Brezilya / Arjantin nasil bir yermis anlattim saatlerce. 1500 tane mail birikmis; oku oku bitmiyor. Oglene dogru patron ve patronun patronu bizi teker teker cagirmaya basladi. Gelecek yil maasimizi ve aldigimiz ikramiyeyi acikliyorlar. Baktim, cikanin surati bir karis; durum iyi degil. Gecen yil sirket tarihinin en iyi yili idi; primler herkesin yuzunu guldurmustu. Bu yilda oyle olur diye bekliyorduk. Hele hele Fortune ve Wall Street Journal'da GS bu yil adam basi 500,000$ ikramiye dagitacak haberleri ciktigindan beri...

Velhasil, klasik olarak bankacilar kapmis parayi, IT'cilere koklatmadilar (yani iste, ancak koklattilar diyelim). Benim ortak, diger SA cikti, "Fire squad is expecting you" dedi dayak yemis bir yuzle. Girdik, klasik ivir ziviri dinledik netekim gecen seneki kadar olmasa da yakin prim vermisler. Iyi yaa iste diyip ciktik.

Aksam, is departmanlarinda calisan IT'cilerin partisi vardi. Toplantik gittik. 16.caddede bati yakasinda gusel bir mekan. Hafif icelim dagitmayalim dedik ama azar azar da olsa sisede durdugu gibi durmuyor meret. Disarisi da nasil soguk. Sirket arabalari vizir vizir gelip gidiyor. 1 saate yakin bekledik baktim yok, "Hadi bir taksi cevirelim" dedim Eda'ya (Kilic). Zar zor bir taksi bulduk, adam Rutherford'a kaca gidilir bilmiyor. Dedim sana 60 papel (Portekizce de para demekmis). Eve vardim maillere bakayim dedim ama ekran (gozlerim) kayip duruyor, takilamadim yattim, yazmak bugune kaldi :)

Simdi e-mail geldi yeni VP'lerin listesi. Adim yok galiba :) Hii, sirket bugun karini aciklayiverdi. 5.6 Milyar $ net kar etmis. Bu yil da sirket tarihinin en iyi yili olmus. Eee?