Çarşamba, Kasım 15, 2006

Biraz Ondan Biraz Bundan


Gecen aksam kasabamizda yeni acilan bir Turk lokantasina gittik: Enginar. Isten geldigimde Adil de yeni girmisti eve ve haftaici aksamlarinin cogunda oldugu gibi evde yemek yoktu. Enginar onerisini hemen kabul ettim tabi. Ama oncesinde gidip ara kablo bulmamiz gerekiyordu. Burda belli araliklarla (sanirim yilda 1-2 kere) itfaiye gelip evlere bakiyor, degistirilmesini istedikleri seyler varsa soyleyip sonrasinda tekrar kontrole geliyorlar. Bize son gelislerinde televizyon icin kullandigimiz ara kabloyu pek begenmemisler. Ara kablosuz televizyonu calistiramiyoruz ki biz. Evlere senlik binamizin prizleri de bi garip. Fislerin cogu durmuyor prizde, yere dusuyor hemen. Bir bu kabloyu bulmusuz zar zor duran. Aksam geldik ki kablo yok. Inanamadik tabi kabloyu alip goturmus olabileceklerine ama oyle gorunuyordu. Apar topar once Best Buy'a sonra Radio Shack'e gidip kablo arandik, aynisi olmasa da idare edebilecek birseyler aldik. Bu arada Eda-Murat ve Ilkay-Sibel ikililerini arayip Enginar'a cagirdik. Biz kablolarimizi toplayip dondugumuzde onlar coktan gelip sarap alisverisini bile yapmis olarak yerlesmislerdi masaya.

Rutherford 'dry town' olarak adlandirilan yerlerden, icki servisi yapan restaurant sayisi oldukca az. Bar yoktur mesela kasaba sinirlari icinde. Icki satan yerler var tabi. Ama her restaurana kendi ickinizi goturebilirsiniz, ona da kimse karismaz. Hatta bizim favori yerlerimizden Village Gourmet'nin icinde icki dukkani var, disari bile cikmak gerekmiyor alisveris yapmak icin:) O yuzden icki servisi yapmasalar bile her restaurantda sarapsa sarap biraysa bira bardagi vardir mutlaka. Belki simdi degismistir birseyler ama biz Turkiye'deyken buna izin vermezdi lokantalar kendileri satmiyor olsalar bile. Ya da ayrica ucret alirlardi onun icin. Birinde Istanbul'da bogaza nazir yeni acilan bir balik lokantasina goturmustu bizi bir arkadasimiz. Lokantanin icki ruhsati yoktu. Ama illa satis yapacaklar ya kahve fincanlarinda, kupalarda, cicekli su bardaklarinda falan geliyordu rakilar, cok komik gorunuyordu. Kimi kandiriyorlardi artik bilmiyorum.

Bu kadar yakinimizda Turk lokantasi olmamisti hic. Bir de pide yapiyor olsalardi dadindan yinmezdi valla:)) Pide lahmacun yok ama meze ve kebap var. Kebalari eh iste fena degil diyelim. Biz basta ekmek niyetine getirdikleri pidelere bayildik ama. En az 4 ekmek sepeti geldi gitti hala pidedeydi gozum. 7 verebiliriz sanirim 10 ustunden.

Birkac gun once Numan ve Kyoko ile bulustuk. Aslinda Goldman Sachs'de calisan Turkleri bir araya toplamaya calisan bir organizasyondu bu ama bir hafta ici aksami oldugundan midir nedir 8-9 kisi anca vardik. Yemek kisminda sayimiz biraz daha azaldi. Village'daki Boca Chica'ya gittik. Latin Amerika yemekleri yapiyorlar. Cok sevdim ben orayi. Sebzeli quesadilla'si olaganustu mesela. Herkes yemeginden cok memnundu. Sangrialari sayamadik gene, masa hic bos kalmadi. Kesinlikle tavsiye edecegim ve tekrar gidecegim bir yer. 8.5/10 (20 dakika dedikleri masayi 45 dakika beklemek zorunda kaldik, ordan biraz not kirdik haliyle:)).

Hazir yazmaya oturmusken ustunden yil gecmeden Halloween'den (cadilar bayrami) de bahsetsem iyi olacak:)) Bu yil ilk kez Manhattan'daki parade'i izlemeye gittim. Daha onceki yillarda ya isten cikamama ya baska planlarin olmasi gibi seyler yuzunden gidememistim bir turlu. Bu sefer isten biraz erken cikip gecenleri iyi gorebilecegim bir yeri erkenden kapmayi planlarken is arkadaslarimdan Gayle tum ekibi evine davet etti. Parade'in gececegi 6. Avenue'a bakan bir binada oturuyormus, daha guzel ne olabilirdi ki:) Tum gece hem yedik ictik hem de apartmanin bir cephesini nerdeyse tamamen kaplayan buyuk camlardan asagidaki yuruyusu seyrettik. Tam da o gun sevgili Berceste cadilar bayraminin tarichesiyle ilgili cok guzel bir yazi yazdi. Butun aksam ukalalik ettim tabi ben de bunu bile irlandalilardan almissiniz kendinize ait geleneginiz yok mu sizin diye:)) Bu yil 33. kez yapiliyordu bu Manhattan'da ve inanilmaz bir kalabalik vardi. Camdan uzanip baktigimizda asagi ve yukari dogru yogun ve sonu gorunmeyen bir insan seli vardi kaldirimlarda. Belli ana caddelerden arac trafigine de arada izin verildigi icin oldukca yavas ilerledi yuruyenler ama izlemesi cok zevkliydi, cok guzel kostumler vardi. Cektigim fotograflar cok basarili cikmadi ne yazik ki o karanlikta. Sansimiza hava da harikaydi. Hava pek guzel zaten bu ara, aman nazar degmesin. Ben saat 11 gibi ayrildigimda tum hiziyla devam ediyordu yuruyus, kisa zamanda bitecekmis gibi de gorunmuyordu. Ustteki fotograftaki ufakliklar kabilemizin genc uyeleri.

Canim arkadasim Mina'nin baby showeri vardi haftasonu. Organizasyonu Sim ustlendi, Mina baby shower isini pek sevmedigi ve klasik bir shower istemedigi icin pazar brunch yapmaya karar verildi. Turkish Kitchen'in brunchlari gayet iyi ama cok da kalabalik oluyor ayni zamanda. 30 kisilik yer ayirtmalari bayagi sorun olmus bizimkilerin. Brunch zamani restaurant zaten bos kalmadigi icin isletmeci pek isteksiz davranmis istedigimiz yeri ayirmak konusunda. En sonunda 1-3.30 arasi 30 kisilik yere zar zor ikna olmuslar. 3.30'da hemen kalkmamiz sartiyla tabi. Minik Maya'yi (babasinin deyimiyle pumpkin:)) tam noel gunu, 25 Aralik'da bekliyoruz aramiza.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

YE # 16 Patates - Patatesli Pay


Bu ayin evsahibi sevgili Evren ve konumuz patates. Patatesi cok severim ben. Gerci bir ara dusuk karbonhidratli seyler yiyecegiz diye iyice dislamistik biz patatesi ama simdilerde yine yemeklerimize giriyor. Sadece artik eskisi kadar cok kizartmasini yapmiyoruz. Gelelim tarifimize. Belli bir adi yok aslinda bu tarifin. Patatesli Pay diyorum ben ama tam pay da degil aslinda. Patatesli tuzlu kek de denebilir sanki. Neyse siz ne istiyorsaniz onu diyin:) Fazla vaktinizin olmadigi zamanlar icin kurtarici bu tarif, hazirlamasi cooook kolay cok da lezzetli.

Malzemeler

  • 1/2 cay bardagi yag
  • 1 bardak yogurt
  • 3 yumurta
  • 1 cay kasigi tuz
  • 1 cay kasigi kabartma tozu
  • 1 bardak un
  • 2 patates - cig olacak
  • 1/2 paket sucuk veya salam veya sosis
Yapilisi

Patatesleri (cig olacak) cok kucuk kupler seklinde kesin. Tavla zarindan biraz daha kucuk olsun mumkunse. Sucuk/salam/sosisi de kucuk parcalar halinde kesin, patatesler kadar kucuk kesilmesi gerekmiyor onlarin. Tum malzemeyi karistirip yaglanmis firin kabinda 180 derecede 40 dakika ya da uzeri kizarana kadar pisirin. Kahvaltiya ve cayin yanina cok guzel gidiyor. Icinde patates oldugunu da genelde kimse anlamiyor:)

Pazar, Kasım 12, 2006

Film: Borat & Twilight Samurai

Cuma gunu ogleden sonra e-mail trafigi basladi. Borat'i gormeye en hevesli olanlar Ilkay - Sibel Kazakci ciftiydi ama Murat Kilic baslatti trafigi. Bezen "iiih" dedi. Ben de efektler vs. yoksa sinemaya gitmek yerine DVD'den izlemeyi yegliyorum ama takilayim dedim...

Filmin tam adi "Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan". Basliktaki kirik Ingilizce'den de anlasildigi uzere hem Kazakistan hem de Amerika ile dalga geciyor Ingiliz komedyen Sacha Baron Cohen.

YouTube'da bir kac Borat sahnesi seyrettigim icin bekledigim gibi idi , beni guldurdu. Sanirim, Murat'in "Jackass" benzetmesi gayet yerinde film icin. Zaten Murat, Eminem'in meshur sarkisina atfen ("Gercek Borat ayaga kalk") diye guzelce yazmis blogunda durumu, ordan okuyabilirsiniz...

Ah evet, Kilic familyasi 1 yil aradan sonra tekrar bloglarini canlandirmaya karar verdiler; tebrik ediyoruz. "10 tane entry girmeyeni linklere eklemiyoruz ama size bir indirim yapalim 3 tene girince ekleyecez soz" dedik :)

2002 Japon yapimi Twilight Samurai (Tasogare Seibei) filminde, Ringu (1998), Ringu 2 (1999) ve The Last Samurai (2003) filmlerinden aklimizda kalan Hiroyuki Sanada oynuyor basrolde.

Cok akici, sevecen ve dramatik bir anlatimi var filmin. 1868 oncesi Samuraylarin son donemleri ve kitlik donemi yasaniyor Japonya'da. Esini veremden kaybeden, akli yerinde olmayan annesi ve iki kucuk kizi ile birlikte yasam mucadelesi surduren, Iguchi adinda fakir bir samurayi (Japonca: Seibei) canlandiriyor Hiroyuki.

Nehirlerde acliktan olmus insanlarin cesetlerinin yuzmesi gibi carpici sahneler var filmde. Zengin - Fakir, sinif farkliliklari her yerinde vurgulaniyor filmin. Gururlu bir samurayi degil de odun kiran, yakacak toplayan, balik tutan, kucuk kus kafesleri yapip satan, dogayi seven bir koylu gibi yasiyor Iguchi. Hikayesini de kucuk kizinin agzindan dinliyoruz.

Kucuk rutbeli de olsa bir samuray Iguchi. Arkadasini ve onun kiz kardesi, cocukluk aski Tomoe'nin bosandigini esinin duello davetini kabul ediyor. Bu duellodan galip cikmasi ona bir parca saygi duyulmasini sagliyor ama hayatin guclukleri devam ediyor. Arkadasi, Tomoe ile evlenmelerini teklif ettiginde, cok istenmesine ragmen yine sinif farkliliklarini dusunup olumsuz yanit verir.

Klan'in yoneticisi olunce, ic kavga basliyor. Galip gelen, diger taraftakilere "harakiri yapin" emrini veriyor. Iclerinden biri, bir kilic ustasi, "ben sadece verilen emirleri yerine getirdim, niye harakiri yapayip" diye isyan eder ve kendini evine kapatir. Onu oldurmeye gonderilen bir baska kilic ustasini da oldurunce klan Iguchi'yi cagirir ve bir gun sonrasinda isyan eden kilic ustasinin kellesini getirmesini isterler.

Filmde bu sahneler cok dramatik... Iguchi, "ben kucuk bir samurayim, sadece soyle bir kisa kilic egitimi aldim. Bahsettiginiz turden bir is, kendi hayatina deger vermeyen ve gozunu kan buruyen vahsi bir yurek ister. Ben yillardir bir ciftci gibi yasiyorum, bir gunde nasil bir kilic ustasinin karsisina cikayim..." derse de "yok sen orda hocaymissin, ev icinde kisa kilicla savasmak gerekir, o yuzden seni sectik. Hem biz sana emrediyoruz!" cevabini alir, derdini dinletemez.

Hala okuyor musunuz? Sonunu anlaticam ona gore :)

Birlikte geldikleri patronu, "sen onu yenersin, o kim ki" filan diye cesaretlendirmeye calisir onu. O da "ben de oyle umuyorum ama en kotuye hazirlanmak lazim, bu sizi son gorusum olabilir, benim icin yaptiklariniza tesekkur ederim" diyince, patron insafa gelir ve "arkada biraktiklarinin gecimini ustume aliyorum" der.

Tamoe'yi cagirtir Iguchi. Durumu anlatir, hazirlanmak icin yardim istedigini filan soyler once ama sonunda ayrilirlarken, zorlanarak da olsa hislerini aciga vurur. "Olmezde donersem esim olmani isteyecegim, kabul eder misin?" diye sorar. Iguci kendisi ile evlenmeyi reddettiginden beri evlenme teklifleri yagan dunyalar guzeli Tamoe, iki gozu iki cesme "dun artik umidimi kesip bir evlenme teklifini kabul ettim, donusunu bekleyemeyecegim" der...

Iguci, ozurler dileyerek ayrilir ve isyankar kilic ustasinin evine gider. Iceri girer. Kilic ustasi sakindir, oturtur, ona cay verir. Kendi hayatindaki gucluklerden, acilarindan dem vurur. Kacmak istiyorum yardim et, der. Bir an gelir Iguci, kendini salip yasadigi guclukleri anlatmaya baslar.

"...Esim oldugunde, aileler anli sanli bir cenaze toreni istediler. Ama neyle, nasil? Kilicimi bile satmak zorunda kaldim, bu elimdeki kilic degil bambu", diyince, o ana kadar Iguci'yi yumusatmaya calisan kilic ustasinin birden gozleri buyur. "Ne yani sen beni bambuyla mi oldurmeye geldin, bana nasil saygisizlik edersin" der ve Iguci'ye saldirir.

Iguci, "yapma etme, bak kacmak istiyordun kac git iste" dersede dinletemez. Sonunda kilicini cekmek zorunda kalir (bambu filan degildir netekim). Epey bir hasar alir ama ona rakibi tam ona olumcul hamleyi indirmek icin uzun kilicini basinin ustune yukseltip hamle yapinca, kilic evdeki kirislerden birine takilir ve galip gelen Iguci olur.

Ustu basi kan icinde, kolu bacagi sarili zar zor evine dondugunde, Tamoe hala onu "beklemektedir". Bundan sonrasini da kucuk kizin agzindan dinliyoruz...Evlenirler ama mutluluklari ve huzurlari ancak 3 yil surer. Japonya'da ic savas cikar. Klan, Imparatora karsi Shogun'u destekler ve savasta Iguci "vurularak" oldurulur. Aile Edo'ya (simdiki adiyla Tokyo'ya) tasinir.

Her aksamustu kendileri icmeye, eglenmeye giderken, kendileri ile gelmek yerine evine gittigi icin Iguci'ye Twilight (alacakaranlik) adini veren arkadaslari yuksek mevkilere gelir ve "Sanssiz bir adamdi Iguci" derler. Kizi ise, "Babam sanssiz degildi. Kisa ama mutlu bir omur surdu..." der bize perde kapanirken. Pek gusel bir filmdi netekim (8.5/10)...

Cuma, Kasım 10, 2006

Mavi mavi masmavi...

1994'den beri Amerikan Temsilciler meclisi (Congress) Cumhuriyetcilerin elinde. son yillarda Senato'da esitlik Cumhuriyetcilerin lehine bozulmustu. 2004'de cumhuriyetcilerin adayi George W. Bush baskanlik yarisini yeniden kazanip Cumhuriyetci tarafa yakin, tutuculugu ile un yapmis yargiclari Amerikan Anayasa mahkemesine atamaya baslayinca, bu memleketin civisi cikti demistik.

Komedyen Jon Steward'in America The Book kitabi hakkindaki izlenimlerimi buraya yazarken, Amerika'yi Amerika yapanlardan biri olan Alexander Hamilton'in tam da bu durumdan bahsettigini aktarmistim.

7 Kasim Sali gunu ara secimler yapildi Amerika'da. Temsilciler meclisindeki 435 sandalyenin tumu ve senatodaki 100 sandalyenin 33u icin yaristi partiler. Partiler diyorsam, Avrupa gibi bir degil. Amerika'da 2 tane buyuk parti var. Demokratlar (mavi, amblemleri: esek)ve Cumhuriyetciler (kirmizi, amblemleri: fil).

2001'den beri teror ve savasi cok iyi kullandi Cumhuriyetciler ama ozellikle Irak'taki cikmaz, Demokratlarin elini guclendirdi ve mutlu haber: Bu secimlerde her iki cephede de kazan Demokratlar oldu :) Senato'da durum 52 -48, temsilciler meclisinde 230 - 196 (henuz kesinlesmeyen yerler var).

Wikipedia'da hem Senato yarisi hem de Temsilciler Meclisi yarisi detayli anlatiliyor. Ha bu arada Senatorler 6 yilda bir seciliyor. Yeni secilenler 2013'e kadar senator olarak kalacaklar. Temsilciler meclisi uyeleri ise 2 yilda bir seciliyor.

2008'de Bush'dan da kurtuluyoruz. Umuyorum, yerine demokrat bir baskan secilir. anayasa yargiclari omur boyu seciliyor ve maalesef Bush 2 tane yerlestirdi oraya. Onun geri donusu yok. Bu iki yargicin hayatimizi nasil etkileyecegini ilerde gorecegiz...

Salı, Kasım 07, 2006

Geldimm


Yazacak o kadar cok sey birikti ki nereden baslasam acep. Blogu da cok ihmal ettim farkindayim ama hiiiic vaktim olmadi. Bakalim neler yapmisiz su son iki hafta. Yemek fasillarinin cogunu pas gececegim. Sevgili Tijen'le bulustuk, onu bile yazamadim oturup da. Bir oglen yemege ciktik beraber. Isyerimin bir ust sokaginda kucuk bir Japon lokantasi var, bizim favori sushicimiz orasi. Kucuk ama cok temiz ve sevimli bir yer. O kadar kosturmanin arasinda bana da vakit ayirdigin icin cok tesekkur ederim Tijencim, tatilde kisitli zamana cok sey sigdirmaya calismak ne zordur bilirim, hediyelerin icin ayrica tesekkurler:) Bir dahaki sefere New Jersey'e de bekliyorum ama. Sanki babaminmis gibi ovup ovup bitiremedigim, vakit varsa gelenleri mutlaka goturdugum Mohonk ormanini gostermem lazim mesela:)

Isyerindeki ekibimi Ali Baba'ya goturdum. Bu yaz tatilinde Istanbul'a ve Kemer'e giden Joseph ve Mike disindakilerin ilk Turk yemegi denemesi oldu bu. Joseph ve Mike Istanbula asik olmus durumdalar, ucumuz her biraraya geldigimizde mutlaka laf aciliyor o tatilden. Yine gitmek bu sefer en az 3 haftaligina gitmek ve 2 haftasini Istanbulda gecirmek istiyorlar. Gitmeden once sever miyiz ki gitmesek mi ki diye diye defalarca karar degistirdikleri icin bu hallerine cok guluyorum. Genel olarak sevdiler yemekleri, Efes Pilsen ayrica tam not aldi biraseverlerden. Caciga ve yemek yaninda gelen yogurda pek anlam veremediler ama onu da cozuyoruz yavas yavas. Yogurt burada genelde meyveli olarak satildigi ve tatli niyetine yendigi icin onu tuzlu olarak ya da bazi yemeklerin ustune dokulup yenilecek birsey olarak hayal etmeleri cok kolay olmuyor haliyle:) Kabak dolmasinin ustune yogurt koydugum andaki yuz ifadelerini gormenizi isterdim:)) Sirada meze ve raki aksami var, raki denemek istiyorlarmis.

Cafe Matisse'den bahsetmem lazim mutlaka. Elif ve Simon kesfettiler burayi once, cok begenmisler bize de soylediler sagolsunlar. Onlara da NJ disindan bir arkadaslari soylemis sanirim:) Zagat tarafindan Amerika'nin en iyi restaurantlarindan biri secilmis Cafe Matisse. Yeri nerede dersiniz...Rutherford'da! Burnumuzun dibinde neler var haberimiz yok. Millet eyalet disindan biliyor biz ayni kasabadayiz ruhumuz duymuyor. Dort dortluk bir yer. Arka tarafta agaclar ve minik havuzlar icinde guzel bir bahcesi var ama hava soguk oldugu icin bahce kapaliydi. Buraya bir de yazin gelmek sart oldu, cigerci onu kedileri gibi yapistim kaldim cama bahceye bakacagim diye. Garsonlar cok ilgili ama asla rahatsiz edici degil, size kendinizi cok ozel hissettiriyorlar. Dekor cok guzel, yemeklerse olaganustu. Cok keyifli zaman gecirdik, her dakikasindan her lokmasindan cok zevk aldik. Bizim top restaurant listemize de yerlesiverdi hemen.

Pazar, Kasım 05, 2006

Cirque du Soleil: Delirium


Cumartesi Giants Stadyumunda Cirque du Soleil'in Delirium gosterisine gittik. Gecen yil 24 Haziran'da bir baska gosteri, Varekai, icin yine Giants stadyumuna gelmis ve o zaman bir cadir icerisinde yapmislardi gosterilerini. O gosteriyi cok begendigimiz ve bol bol ovdugumuz icin midir bilmem bu sefer daha kalabalik bir grup toplayabildik :)

Figen Bilir ve Emine Uygur cocuklarini eslerine birakip geldiler. Balkir Unur, Connecticut'tan geldi. Sibel ve Ilkay Kazakci Nutley'deki yeni evlerine tasindiklarindan, artik komsumuz zaten...

Gosteri saat 2'de basladi. Aslinda once Nitza adli bir sarkici hatun cikti ve mini bir konser verdi. Bizim ritimlerimizle benzerlikler vardi, darbukalar, davullar, baglama benzeri bir muzik aleti, keman, velhasil muzigi ilginc bir karisim. Cikista ben t-shirt alirken o da albumunu alanlarla muhabbet edip imza dagitiyordu. Biyografisinde yazdigina gore cok dil konusan, etnisitesi karisik bir hatunmus. Guzel bir web sitesi var...

Gosteriye gelince... Cirque du Soleil'in en yeni gosterisi Delirium. Oncelikle muzikten bahsedeyim... Varekai'daki muzikleri 1 yildir sikilmadan dinliyorum. Bu gosterideki muzikler hakkinda bir fikir edinmek isterseniz, Delirium sayfasindan dinleyebilirsiniz.

Diger gosterilerdeki gibi sirk ogeleri olaganustu idi. Ancak bir basket sahasi genisligindeki sahneyi muhtesem kullandilar. Isiklar ve projektorlerden tum sahneye yansitilan goruntuler ile sahnedekileri birlikte bir butun olarak tasarlamislar. Tepede gordugunuz resmi tarif etmeye calisayim...

7-8 metre genisliginde 50. uzunlugunda bir sahne dusunun. Seyirciler o sahnenin her iki tarafinda oturuyor, yanlar kapali. Resimde, bizim oturdugumuz taraftan, cekilen perdeye yansiyan goruntuyu goruyorsunuz. Sahnenin diger tarafinda da bir perde var ve o taraftakiler de bizim gordugumuz gibi bir goruntu goruyorlar. Oyuncular, iki perde arasinda sahnedeki yerlerini aliyorlar ve sizin dikkatiniz perdeye yansiyan goruntulerde iken gecisler yasaniyor. Gosteriye buyuleyici bir sureklilik, bir akicilik hakim. Sanirim 2 saat filan suruyor gosteri ama zaman nasil gecti anlayamadik.

Yan tarafta, sahneye yansitilan 'el goruntuleri' ile sahnenin icindekileri (balona bagli adam - Delirium onun hayalleri), cubuklar uzerinde yuruyen adam vs. birlikte hos bir kompozisyon olusturmus.

Gosteriden bazi goruntuleri, yine Delirium'un web sitesinin resimler bolumunde bulabilirsiniz.

Eger internet baglantiniz hizli ise, ana sayfadaki yuksek cozunurluklu macromedia flash gosterisini de izleminizi tavsiye edecegim.

****************
Gosteriden sonra 'aciktik, bir seyler yiyelim' dedik ve gecen hafta misafir oldugumuz sevgili Sibel Oz ve Ersin'in (Zeybek) ovguyle bahsettigi Paterson'daki Cafe - Teria'ya gittik. Hakikaten hos bir mekan olmus. Doner hic fena degildi ama lahmacun cok kitir kitir geldi, sevmedim.

Sonrasinda, Balkir'la, oldu olacak yine Sibel'in bahsettigi Lubnan restorani "Kamil" e gidelim dedik. Persembe gunleri cig kofte yapiyorlarmis ve cok guzel oluyormus. Kucuk hos bir mekan orasi da. Lubnan yemekleri bizim guneydogu sofrasina cok yakin. Ama biz yemek icin degil nargilesi icin gittik oraya. Ooole cesit cesit nargile sunmuyorlar, tek tip ama gayet guzel... Iste boooleee.

Perşembe, Kasım 02, 2006

Kaderin Cilvesi...

Aksam sirkette bir arkadasla calisiyorduk. Bizim teknolojiye yone veren mudurlerden biri yanimizdan gecerken muhabbetimize katildi ve "Bomba bir gibi bir haberim var size" dedi:

- Bugun Randy (bizim sirketin IT bolumun basi) ile 25 tane diger sirketin CIO'sunu (Chief Information Office - Teknoloji bolumunun tepesindeki kisi) aradi Microsoft. Apar topar ucaga atlayip San Francisco'ya uctular. Biliyorsunuz hem biz hem de diger firmalar (Wall Street finans firmalari), Microsoft'a epeydir baski yapiyorduk. Nihayet dinlediler ve bugun acikladilar Microsoft, SuSE Linux'i destekleyecek. Randy'de konustu!...

Hakikaten soke olduk. Bir kere bizim sirket Red Hat ile calisiyor. Bu isbirliginin etrafinda donen dunya kadar sey var. Zaten Oracle gecen hafta, RedHat size 100$a destek veriyorsa, ayni destegi ben 50$a verecegim diyince, RedHat'in hisseleri %25 deger kaybetmisti. Simdi Microsoft'ta SuSe Linux'i destekleyecegim derken bizim CIO'nun orda konusmasi ortalik toz duman olacak demek. Bizimkiler ve ardindan diger finans firmalari Red Hat'i birakip SuSe'ye gecebilir.

Isin bir diger ilginc yani, destegini Red Hat'in arkasina koyan IBM'in bu durumdan faydalanip Red Hat'i satin almasi mumkun olabilir...

Ilginclikler bununla da bitmiyor....SuSE, pek cok Linux dagitimindan biri. Almanya'da gelistirilmisti. Bir iki yil once Novell SuSe'yi satin aldi. Novell kim mi?

Bilgisayar dunyasinda soyle asagi yukari 15 yillik gecmisi olan herkes Novell'i bilir. Iyi bir sirketti. Gayet saglam bir isletim sistemleri vardi ve Microsoft'un esamesi okunmazken, ag uzerinde dosya paylasimina, ortak printer kullanimina, silinen dosyalarin kurtarilmasina vs. olanak sagliyordu. Network piyasasinin %90'i gibi korkunc bir piyasa hakimiyeti vardi...

Neyse, gerisini herkes biliyor. Internetle birlikte TCP/IP protokolu aldi basini gitti. Novell, kendi network protokolu IPX/SPX 'i kullanmakta israr etti once. Ayni donemde Microsoft ta kendi NetBIOS protokolunun erdemlerinden dem vuruyordu. Ama Microsoft daha erken uyandi ve TCP/IP'yi native olarak desteklemeye basladi. Novell'de bakti bakti olmuyor, TCP/IP'yi de desktekliyorum demeye basladi. O da yetmeyince artik IPX/SPX degil benim ana protokolum TCP/IP dediler (galiba 6.0 versiyonu ile). Amma ve lakin, ati alan uskudari gecti...

O dunya devi Novell hizla pazar payini kaybetmeye basladi. Kuculdukce kuculdu, eridi gitti sirket. Sonra SuSe'yi satin aldilar ve buyuk sirketler (Enterprise) tecrubelerini kullanarak, bu versiyonu sirketler icin cazip hale getirmeye basladilar. Ancak piyasa girmekte gec kaldilar yine. Daha yenilikci bir sirket olan Red Hat onlardan daha once bunu akil etti ve piyasanin buyuk kismini kapti.

Kaderin cilvesi iste. Novell'i bitiren Microsoft, simdi Novell'in elinden tutuyor! :)

Çarşamba, Kasım 01, 2006

E-fes Pil-sen!

Eveet, nihayet NBA'de maclar basladi. Bizim de fantazi liglerimiz basladi. Bu yil yine hem GS hem de (eski sirkettekilerle) MS liginde oynuyorum.

GS'deki takimdan pek memnun degilim. Goldman'a katildigimin ilk yilinda 3. olmustum. Gecen yil 2. oldum. Bu yil artik kazanirim diyordum ama 13 kisiyiz ve kurada secim siram 10. idi. Dolayisiyla istedigim elemanlari alamadim. Bugun Q.Richardson ile A. Parker'i kaptim. Iyi oynamaya devam ederlerse, belki bir seyler olur bu takimdan...

GS - EfesPilsen
***************************
S. Nash (Pho - PG)
T. McGrady (Hou - SG,SF)
T. Parker (SA - PG)
A. Jamison(Was - SF,PF)
S. Abdur-Rahim (Sac - SF,PF)
U. Haslem (Mia - PF)
Z. Ilgauskas (Cle - C)
T. Prince (Det - SF)
S. Jackson (Ind - SG,SF)

Yedek
P. Gasol (Mem - PF,C)
Q. Richardson (NY - SG,SF)
A. Parker (Tor - SG)

Morgan'daki takim hic fena degil. GS takimimdakilere benzer isimler var. Bu aksam ki maclardan sonra 5 oyuncumu degistirdim. Bu yil, 4. kez organize ediyor bu ligi Morgan'daki arkadaslar. Ilk iki yili ben kazanmistim. Gecen yil, itirazlarima ragmen faul sayisi gibi sacma sapan kategorileri de kattiklari icin protesto edip oynamamistim. Bakalim 4 yilda 3. kere kazanabilecek miyim :)

MS - EfesPilsen
***************************
J. Terry (Dal - PG)
T. McGrady (Hou - SG,SF)
L. Ridnour (Sea - PG)
K. Garnett (Min - SF,PF)
T. Duncan (SA - PF,C)
W. Szczerbiak (Bos - SG,SF)
Z. Ilgauskas (Cle - C)
A. Jamison (Was - SF,PF)

A. Nocioni (Chi - SF)*
P. Gasol (Mem - PF,C)*
B. Roy (Por - PG,SG)*
R. Foye (Min - PG,SG)*
E. Jones (Mem - SG,SF)*
--------------
# Degisiklik 1: B. Roy -> N. Krstic
# Degisiklik 2: R. Foye -> C. Mobley
# Degisiklik 3: A. Nocioni -> R. Gay
# Degisiklik 4: P. Gasol -> C. Duhon
# Degisiklik 5: E. Jones -> Q. Richardson

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Iyi ki Dogduuun Adiiiiillll


Iyi ki varsin, iyi ki hayatimdasin bir tanem.
Nice mutlu yaslara...

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Film: The Libertine


Murat Kilic'in baslattigi e-mail zinciri gun boyu devam etti ve sonunda aksam onlarda bulusup pide yemeye ve film izlemeye karar verdik...

Dun aksam yine 1 dk ile treni kacirip 1 saat bekleyince canima tak etti bugun ilk kez arabayla gittim ise. GPS'i dinleyip kisa ama trafigi yogun bir yola girip ustune ustluk iki isigin arasi 100, olan 25mil/saatlik yolda 42mil/saat ile gittigim icin 200 kusur dolar ceza yememe ragmen 45 dk.da ise ulastim.

Aksam gyme gidip 3.5 mil kostuktan sonra 8 gibi isten ciktim. Yagmurda bu sefer otobandan doneyim dedim. Yol iki katina cikti ama sure kisaldi. 8:30'da kapidan iceri girerken telefon caldi. Eda ile Murat telefondan siparislerini verdiler gidip aldik Paterson'dan ve ancak 9:30 gibi filme oturabildik.

2004 yapimi The Libertine, Laurence Dunmore'un ilk filmi (IMDB'nin yalancisiyim valla). 1660lardan sonra sanatin, tiyatronun Ingiltere de canlandigi bir donemde, tiyatro asigi, deli dolu John Wilmot adindan bir sairin (Johnny Depp) kisa yasantisindan bir kesit sunuyor bize.

John Depp bize gore oldukca basarili bir Ingiliz aksani ile konusuyor = alt yazi sart :) Filmin ilk yarisinda (Murat cay hazirlamaya gidince filmin yarisi gelmis oluyor), alt yazi filan acmadik. Amma zaten Ingiliz Ingilizcesindeki kimi kelimelere asina degiliz, bir de ustune 17. yuz yil Ingilizcesinin garip laflari eklenince konuyu anlamak biraz guc geldi.

Ancak, ikinci yari hakikaten insani sarmalayip surukluyor. Bir sahnede sair kameraya yakin, sirti arkasindaki esine donuk konusuyorlar. Her ikisi de kamera da ancak kim konusuyorsa, onun yuzu netlesiyor, digeri bugulu goruntuleniyor. Uzunca bir konusma idi ve bu teknik cok dikkat cekici ve hos olmus. Bizden 8.5/10

Filmin belki de en etkileyici yeri sonu... Film biterken calan "Rochester's Farewell" adli opera parcasi insanin kulagina takilan cinsten. Sozleri soyle:

If, underneath death's cold wing,

his restless sould should fly, away.

Beyond the grasp of fools

t'would meet with the bliss they deny.

So stand for him, kneel for him

As he lies low in kneaded clay.

Pray for him who prayed too late

that he might shine on judgment day.


Kyrie Eleison. Christe Eleison.

Kyrie Eleison. Christe Eleison.

O Domine Deus, dona nobis, pacem.


Son kismin Latinceden, Ingilizceye cevirisi de soyle:
Kyrie Eleison. Christe Eleison.

Kyrie Eleison. Christe Eleison.

Lord have mercy, Christ have mercy,

Lord have mercy, Christ have mercy,

O Domine Deus dona nobis pacem.

O Domine Deus dona nobis pacem.

O Lord God grant us peace.

O Lord God grant us peace.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

The School of Athens

Gecen hafta, yeni is yerimde spora basladim. 4 yildir (ara ara) gittigim "Kings Court" a alismisim, basta yadirgadim buraya biraz ama simdi alistim. Sadece spor ayakkabimi goturmem yetiyor. Sort, t-shirt vs. geri kalan giyecek her seyi veriyorlar. Saat 6 gibi isi birakip 3. kata iniyorum. Hava karariyor o saatte. Spor merkezinin bir tarafi, o saatte isil isil olmus Manhattan'a bakiyor. 2 gun agirlik 2 gun de kosu hedefliyorum ama gecen hafta sadece 3 gun gidebildim. Cikislarda buhar banyosuna takiliyorum bir 5-10 dk. Iyi geliyor.

Yeni mudurum beyaz sacli, sanirim 50lerinde, cok seker bir adam. O da spora geliyor o saatlerde. Bisiklet biniyor (spin class), agirlik calisiyor. Bravo valla. O yasa gelince bizde oyle olsak :)

Tamam da bu resim ne, bir onceki yazinin esprisi neydi diyorsunuzdur ama bu blogu takip edenlerden biri iseniz "once gaz ve toz bulutu vardi" diye yazmaya baslamama alismissinizdir :)

Spor merkezinde, agirlik bolumunun ortasinda daire seklinde, resepsiyona benzer bir yer yapmislar. 2 bilgisayar ve 2 gorevli var. Isteyene yardim ediyorlar. Hatta istemeseniz de zorlandiginizi filan gorurlerse, yardima geliyorlar (gecende benim fazla agirlik koydugumu dusunup, ne olur ne olmaz diye destege geldi bir tanesi de ordan biliyorum).

Iste o bilgisayarlarin birinin arkaplaninda (wallpaper) yukaridaki muhtesem resim vardi. Cok hosuma gitti, calistiriciya, "cok guzel bir arkaplan" dedim. "Aaa, arkaplan demek eksik kalir! Rafael'in Atina Okulu (The School of Athens) adli resmi bu. Bak surdaki Sokrates, su Plato, su da Arsimet..." dedi.

Eve gelince, cahilligime derman olsun diye Wikipedia'ya basvurdum elbette. Rafael, (Raffaello, Raphael, Raffaello Sanzio, Raffaello Santi, Raffaello da Urbino diye de isimlendiriliyormus), 1483-1520 yillari arasinda yasamis, Ronesans donemi Italyan mimar ve ressamlarindan biri.


Eylul'de Versay Sarayini gezerken iyice ogrendigimizi uzere, kilise ve saray esrafi sanatcilarin hamisi, karnini doyuran kesim. Rafael'de 1508 yilinda daha 25 yasindayken Roma'da Papa Julius II tarafindan Vatikan'daki sarayin bazi odalarini boyamasi icin ise alinmis ve 1513'de papa olunceye kadar onun hizmetinde, ondan sonrada yeni papanin hizmetinde calismis.

Rafael'in hikayesini burda kesip, "The School of Athens" resmine donelim. Wikipedia'daki yazida resimdekilerin bazilarinin kim oldugu belirtilmis. Ornegin, en sagda siyah sapkali kisi ressamin ta kendisi. Daha once "Argumentation kitabi" hakkinda yazdiklarimi okuduysaniz, Romalilarin 7 liberal sanat'tan bahsettigini hatirlayacaksiniz (Geometri, Retorik, Diyalektik, Gramer, Aritmetik, Muzik, Astronomi). Iste resimde, bu sanatlara atifta bulunuyor ve ressamin kendisini o resme koyarak, "Resim" sanatini diger sanatlar ile ayni seviyede tuttugunu belirtiyor.

Resimde her sey bir sey anlatiyor zaten. Yuruyenlerden soldaki Plato'yu temsil eden Leonardo Da Vinci gokyuzune isaret ediyor. Plato'nun neyi savundugun okumus etmis insanlar icin bir anlami var bunun ama simdi bir de bunu aciklamaya girismeyeyim. Hem zaten benim bildigim de Wikipedia'dan okudugum kadari. Sosyolog yok mu sosyolog? Evde bir tane var ana ne sorsam "Ohooo, nerden hatirlayayim" diyor bana.

Resimde ortada oturan ve hemen goze carpan kisi ise Diyojen. Diyojen, (Diyogenes of Sinope) M.O. 412'de Sinop'da (Yaa demek Sinope, Trebizonda gibi Yunanca imis) dogmus ve M.O. 323'te Yunanistan'da Corinth de olmuuus.

Diyojen, deli dolu bir adam, lafi kodumu oturtan cinsten. Igneleyici laflari ile pek bir meshur imis. Gunduz elinde fenerle carsida dolasip ne yaptigini soranlara "durust bir insan ariyorum" diye cevap verirmis. Dunyevi zevklere deger vermeyen biri olarak bir ficinin icinde yasadigi rivayet ediliyor.

Bir deniz yolculugu esnasinda, korsanlar gemiyi basmis ve Diyojeni de Corinth'de kole olarak satmislar. Korsanlar "ne yaparsin, ise yararsin?" diye sorduklarinda, "Yoneticilik yaparim, kendine efendi ("master") arayan birine satin beni" demis. Bilmem ironiyi anlatabildim mi? Kendisini satin alan Xeniades adli vatandasin iki cocugunu yetistirmis ve kendini kontrol etme uzerine ogretilerini yaymaya atamis kendini...

Her iki yilda bir bu sehirde oyunlar duzenleniyormus. Orda ders vermis. Buyuk Iskender ile de bu festivallerin birinde, karsilastigi rivayet ediliyor. Buyuk Iskender, donemin bu unlu dusunurunu ficisinda bulur ve "benden diledigin bir sey var mi?" diye sorar. O da "gunesimden cekil" diye yanitlar. Bir baska hikayeye gore de karsilastiklarinda, Diyojen insan kemikleri ile hasir nesir bir vaziyette bulmus. "Babanin kemiklerini ariyorum ama kolelerin kemikleri arasindan ayirt edip cikartamadim" demis. bulup arasinda arasinda imis. Terslenmesine ragmen Buyuk Iskender'in, "Iskender olmasam, Diyojen olmak isterdim" dedigi rivayet ediliyor.

Diyojen hakkinda daha fazla bilgi isterseniz, Turkce Viki'de bir iki sey var. Ek$i Sozlukde de epey bir seyler yazilmis. Surdan bakabilirsiniz. Bugunluk bu kadar...

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Okuyucuya bilmece

Bilgilenelim, eglenelim di mi efenim? Soru:
  • "Golge etme, baska ihsan istemem"
sozunu kim, kime soylemistir?

Yanitlari bekliyorum... Haa bir de bilgi kaynaginizi yazin bakem :) ...

Pazar, Ekim 22, 2006

Ramazan, Bayram ve Dilekler

Yarin Ramazan bayrami. Diger adiyla Seker Bayrami. Asil arapca adi ile "Eid El-Fitr" (Fitre bayrami)...

Sabah kalktik, aileleri bir arayip bayramlarini kutlayalim dedik. Kimi arkadaslarla maillestik, kimisi ile chatlestik. Eh artik Skype devri ya, kimisi ile tellestik. Buraya kadar hayat normal...

Sonra ODTU-MD listesinden gelen e-maillere baktim. Daha bir kac gun once, Ankara'nin gobeginde listeden bir arkadasimizin esnaf tarafindan sigara ictigi icin hastanelik edildigi haberini almis, uzulmustuk... Sonra, gazetelerden bir haber gecildi listeye. Ameliyat masasinda 3.5 yasindaki cocugu birakip iftara giden bir doktordan bahsediliyordu... Yine sigara ictigi icin yuzune tukurulen arkadasinin kendisini arayip bayramini tebrik etmesinden bahsediyordu Levent Resul Hoca, "celiskiler ulkesi Turkiye" derken. Din adina yapilan bu cirkinliklerin bitmesini diliyorum...

Daha bayram baslamadan trafige 48 kurban vermisiz... Yollarin iyilestirilmesi, azgin suruculerin kontrol altina alinmasi ve trafik canavarina verilecek canlarin kurtarilmasini diliyorum...

Isyerinden, Amerika'li Yahudi bir arkadasim, Orhan Pamuk'un Ingilizceye cevrilmis "kar" kitabini getirip, Turkce yazilan isimlerin nasil soylendigini sordugunda sasirmistim. Kitabi cok heyecan verici buldugunu soylemisti. Bilim alanindaki 3 Nobel odulunu de Amerikalilarin aldigi ve Edebiyat odulunu kazananin bir sonraki gun aciklanacagini okudugumda, "Orhan Pamuk artik bu yil kazanir" diye gecirmistim icimden...

Aldigini okuyunca hic sasirmadim ama Turkiye'den gelen "sevinemedim..." haberlerine sasirdim. Aklima, "biri tirmanip kazandan kurtulmaya calisince digerleri onu asagiya cektigi icin, icinde Turklerin bulundugu kazanin basina nobetci koyulmadigini anlatan fikra" geldi :) Tebrikler, Turkiye! Aykiri da bulsan, yazarlarin Nobel odulu alinca sevinebilecegin gunlerin gelmesini diliyorum.

Film: Babam ve Oglum

The Moons & Stars Project tarafindan organize edilen Turk Filmleri haftasi Cumartesi gunu basladi. Saat 4'teki ilk gosteride once bu yil kaybettigimiz Arif Mardin'in anisina esi Latife hanimin yazdigi "Arif'i beklerken" adli kisa filmi izledik. Arif Mardin'in adini biliyorduk elbette ama bu film ile bir parca tanima firsati da yakalamis olduk.

Sonrasinda izledigimiz, Cagan Irmak'in yonettigi "Babam ve Oglum", goz yaslarini tutamayacaginiz hakikaten etkileyici bir film.

Daha once Turkiye'de tatildeyken bir kac bolumunu izleyip ilginc buldugumuz ancak devamini izleme firsatini bulamadigimiz TV serisi "Cemberimde Gul Oya" da ayni yonetmeninmis. O seride de yanilmiyorsam bu filmde oldugu gibi 12 Eylul donemine atifta bulunuluyordu.

Uzerinden 26 yil gecmesine ragmen bence, Turk aydini gibi Turk sinemasi da hala 12 Eylul ile dogru durust yuzlesmedi ancak boyle ucundan kiyisindan konuya dokunuyorlar. Belki de artik yapiliyor ama uzak kaldigimiz icin biz bilmiyoruzdur, kim bilir...

Neyse... Filmler, 11 ile 12. cadde arasinda, 181 Second Avenue, East Village'da sergileniyor. Onceki festivallerin tersine, bu sinema salonundaki koltuklar, "stadium seating" denilen cinsten, katlara dizili oldugundan filmin keyfiniz onunuzdekinin boyu ile ters orantili degil:)

Filme Emine Uygur ve Balca Bolunmez'le gittik ama cikista onlar kalmadilar. Onceki tecrubelerimden "Tai yiyelim" teklifine sicak bakamadim, ayrildik. Onun yerine, Bezen'le once Maia'ya gidip nargilemizi ictik.

"Chicken Tikka Massala" ya aserdigimizden, Maia'dan cikinca yakindaki bir hint restoranina gittik. Servis yavas mi yavas. Iyice acikmisiz. Yemekler gelmeden hemen once saat 8:45 demisti Bezen. Tabaklari silip supurdugumuzde 8:55 idi, yemeklere nasil saldirmissak artik:) fiyatlari Baluchi's in yarisi kadardi ama tavuk Baluchi's de yedigimiz kadar iyi degildi. "Cheese Nan" istemistik, pidenin arasina chedar eritmisler, o muhtesem olmus iste!

Cuma, Ekim 20, 2006

Iron Maiden


Iron Maiden konserindeydik. Biletleri almakta biraz gec kalmisiz cok yukarilardaydi yerimiz. Konser Continental Arena gibi buyuk bir spor salonunda olunca bu bayagi onemli oluyor. Su opera durbunlerinden edinelim birer adet diye dalga geciyorduk hatta. Konserin baslamasina yakin sansimizi daha asagilarda deneyelim dedik ama asagilardaki bolmelere sokmadilar, her bolmenin kapisinda biletlerdeki bolme numarasini kontrol eden bir gorevli vardi. Kendi bolumumuzde onlerde takildik biraz ama oturdugumuz her koltugun sahibi gelince kos kos tepemize tirmandik. Bir onceki konserlerini kacirmistik onun icin hic yoktan iyidir diyelim:) Salon baslarda cok bostu, hayal kirikligina ugratti bizi hatta. Sonra farkettik ki aslinda biz erken gitmisiz, 7.30da ordaydik:) Queensryche konserine nasil olsa on grup cikar diye biraz gec gitmistik ve konserin ilk 15 dakikasini kacirmistik, on grup yokmus meger. Bunda da ayni sey olur mu acep diye damladik erkenden. Olmadi tabi, adini ogrenmeye dahi calismadigim ingiliz bir grup cikti oncesinde. Daha cok firin ekmek yemeleri lazim, kotulerdi bence, neyse ki fazla kalmadilar sahnede.

Konser 9.15'de basladi, cok guzeldi, grup uyeleri hic degismemisler hala aynilar. Son albumleri A Matter of Life & Death'in tamamini calarak basladilar. O albumu dinlememistik henuz iyi oldu. Eski parcalarindan yeterince calmadilar diye soylendim ben tabi epeyce. Best of serilerini saymazsak 15'in ustunde albumu var adamlarin, herkese yaranmalari zor kabul ediyorum ama birkac tanecik daha calsalar noolurdu sankim. Bu yil gittigimiz konserleri hep oturarak izledik. Artik orta yas sinifinda oldugumuzun bir kaniti daha iste. Universitedeyken bu tur konserlere gittigimizde mutlaka ayakta ve en onlerde olmaya calisirdim. Oturanlar icin sunlara bak, madem oturacaktiniz gidip evinizde videodan izleseydiniz falan derdik. Cok acimasizmisiz:) Pek rahat oluyormus oysa ki, onume uzun boylu biri gecti derdi yok, itilip kakilma derdi yok, al birani yayil.

Ondan iki gun sonra da Halloween konserine gidecektik, o tam anilari tazeleme konseri olacakti ama bi baktik iptal edilmis:( Heyecanla bekliyordum o konseri halbuki. Snifff seklinde biletleri iade etmeye gitigimde niye iptal edildigini sordum. Gisedeki kiz metalcilerden biri intihar etmis dedi. Ne!!! Nasil yani! Eve gelince ilk is sayfalarini kontrol etmek oldu, yok oyle birsey tabi ki. Kim yutturmussa bunu gisedeki kiza artik:) Saf saf soyluyor o da her sorana. Organizasyonla ilgili problemler diye yazmislar web sayfalarinda Kuzey Amerika ve Kanada konserlerinin iptal bahanesi olarak. Yeterince bilet satilmadigi ya da onlara pahaliya patlayacagi icin iptal edildigini dusunuyoruz biz. Keeper of the Seven Seas soyleyecektim ama bennn, sniff:((

Sevdigimiz gruplarin cogu Avrupa kokenli olunca da boyle oluyor iste. Biz gencken Turkiyeye ugramazdi cogu. Burasi da cok buyuk. Geliyorlar tabi ama hem Avrupa'daki konserleri kadar sik olmuyor bu, hem de taa kac saat mesafedeki yerlere geliyorlar bazen. Pink Floyd disinda da kimse icin bilmem kac saatlik yol gidemem valla, 2-3 saat bile olsa. Bir ara Manhattan'a da duserler nasilsa diye beklemeye geciyoruz o durumda:) Ha bir de gelenler ve bizim gidemediklerimiz var, U-2 gibi. Nasil bilet alamadik o konsere (konserlere hatta, birkac gun burdalardi) hala inanamiyoruz. Hazir omuz bulmusken aglayayim:) Son gunun biletleri ciktiginda Balkir ve ben ticketmasterin sayfasindaydik, gozumuzun onunde satisa cikti biletler ve alamadik. 3 dakika belki gecmisti bilet bitti yazisini gordugumuzde. Madison Square Garden'in biletleri bir kisi 8 taneden fazla bilet alamazken 2-3 dakikada nasil biter yaw, nasil alamamis olabiliriz cozemedim gitti. Yandaki konser fotosu baska bir konserlerinden bu arada. Bizim kucucuk makinamizin o kadar uzaktan hic sansi yoktu:)

Çarşamba, Ekim 18, 2006

Kutu Kutu Pense...


Elma zamani simdi. Bir de balkabagi. Cadilar bayrami (Halloween) yaklasiyor ya, balkabagi olmayan yer yok su siralar. Bizim hedefimiz elmalardi ama. Internetten civar baglari arastirip Chester, NJ'deki Riamede cifligini secip arabalara dolusup solugu orda aldik. Etraf kalabalikti ama toplayacak birsey yoktu. Sicak elma suyu hayalleri kurarken onda da hayal kirikligina ugradik. Yani vardi ama oyle mmm nefismis bu dedirtmedi bize. Elma iki yilda bir bol olur, gecen sene coktu bu yil pek yok onun icin, seneye mutlaka gelin simdi de balkabagi toplayabilirsiniz turu bir yazi vardi kapida. Yemedik ama, neyse:) Eh oraya kadar gitmisiz girelim bari dedik. Iceri girmek icin para aliyorlardi. Sirf gezmeye gelmis de olsaniz giris paranizi oduyordunuz pasa pasa. Iyi valla, hem toplanmamis elmalari topla, beles iscilik yap ustune para ver, bir de ayakbasti parasi ver. Birsey degil $1 ama fikir hosuma gitmedi iste. Torba icin ayri para, elma/balkabagi topladiktan sonra onlara ayri para ne bu yaa. Hepsini birden alsaniz sunun da her tarafta siraya girmek zorunda kalmasak olmaz mi yahu. Haywagona (saman arabasi olabilir mi tam turkcesi acep) binmek icin de az biraz bekledikten sonra balkabaklarinin oldugu yere goturulduk. Onlar da tam bir hayalkirikligiydi bence, yaklasmadik bile yanlarina. Elmasiz elma agaclarinin altinda curumus sefil gorunuslu elmalar vardi. Cok sevimsiz bir ciftlikti.

Baska bir ciftlige gidelim, nereye gidelim derken GPS'ler yetisti imdadimiza. 20 mil otede Brook Hollow Farm varmis, vakit kaybetmeden oraya dogru yola koyulduk. Daha kapidan girerken icimiz isindi Pennsylvania yakinlarindaki bu ciftlige. Iki buyuklukte torba hazirlamislar, biri 10 pound (yaklasik 5 kilo) digeri 20 pound icin. Torbani secip aliyorsun, doldurabildigin kadar dolduruyorsun donme vakti gelmis dediginde de arabana atlayip gidiyorsun, oyle elli tane sira yok. 10 pounduk torbalardan aldik birer tane ve agaclarin arasina attik kendimizi. Meyveleri dalindan toplayip da yemek acaip zevkli birsey. Kucukken tatil yerlerinde buldugumuz her meyve agacina tirmanirdik, sahiplerinden izin almak aklimiza bile gelmedigi icin (ve tabi bu olayi daha heyecanli kildigi icin:)) varligimiz farkedilene kadar erisebildiklerimizi yer, sahipleri gelmeye baslayinca da atlar kucagimizdakileri dusurmemeye calisarak kacardik hey gidi. Arada yakalananlar da olurdu ama uzun boylu olmanin faydalari iste, ben hic yakalanmadim:))

Bol bol elma yedik, ufakliklarla beraber agac aralarinda kosturduk, minik golun kiyisinda suyun ve karsidaki rengarenk ormanin guzelliginin tadini cikardik, kurumus yapraklari savurduk, bu arada torbalarimizi da agzina kadar doldurduk. Torbalari duzgunce doldurmaya calisirken aklima salata barlar geldi. Ne modaydi bir ara salata barlar, ne sik giderdik biz de. O kucuk kaplara en fazla salata nasil doldurulur ustune ihtisas yapmistim:)) Elmalarimiza da ayni taktigi uyguladik, bol miktarda elmamiz var su anda:) Boy boy renk renk elmalarimizla neler yapsak acep...

PS: Hava genelde bulutluydu, guzel sonbahar resmi cekemedik pek. Ortam cok guzel halbuki, bu haftasonuna artik:)

Salı, Ekim 17, 2006

Kitap: Principles of Economics (Peter Navarro)

Daha once okumaya basladigimi yazdigim, Peter Navarro'nun (hani su Selen Altan'in master hocasi olan ekonomi profesoru) Principles of Economics: Business, Banking, Finance, and Your Everyday Life (Ekonominin prensipleri: Is dunyasi, Bankacilik, Finans ve gunluk yasantiniz), adli kitabini bitirdim. Valla, adam cok iyiymis!

Bir once dinledigim Timothy Taylor'in "Economics" kitabinda gecen konulara O da degindi. Kimi yerlerinde benzer ornekler verdi ama hem aciklamalari cok daha oturakli ve ayaklari yere basan cinstendi hem de sundugu bakis acisi farkli geldi.

Cok kisaca ogrendigim bir iki seyi not edeyim. Ekonomistlerin genellikle birbiri ile celisen aciklamalarda bulunmalarini ve bazi konularda anlasamamalarini aciklarken, 5 ekolden bahsediyor Peter Navarro:
1) Klasik ekonomi ekolune gore, ekonomik krizler, kuculmeler ve issizlik her ekonomide var olan durumlardir ve mudahale edilmedigi takdirde kendi kendine duzelecektir. Bu yaklasim, Amerika'daki 1929 ekonomik krizine (Great Depression) kadar suregeldi.

2) Klasik ekonomistler bir turlu bitmek bilmeyen krizin zamanla gececegini dusunedursun, Keynes yeni bir teori gelistirdi ve krizden cikmak icin devletin farkli bir politika (Fiscal Policy) uygulamasi gerektigini savundu. Ona gore, Uretim ile harcama arasinda bir denge soz konusu idi ve darbogazdan cikmak, uretimi arttirmak icin devlet harcamalari arttirmali (ve/veya vergileri dusurmeli) idi. Franklin D. Roosevelt bu teoriyi uygular, "New Deal" adi altinda ABD'nin 4 bir tarafini bir birine baglayan otoyollar yaptirir, sosyal yapilanmalara yonelir ve kesenin agzini acar. Dolayisiyla, piyasaya para girer, issizlik azalir, ustune 2. dunya savasinda yapilan harcamalarda eklenir ve krizden cikilir.

Keynes uygulamalari, devletin sosyal harcamalarini arttirmasi gibi sonuclara vardigindan ABD'de Demokratlarin sevdigi bir yaklasim. Bu yaklasim 1950'de baska bir krizde ise yarar, yine devletin yuksek harcamalari ve Kore savasi sayesinde krizden cikilir. JFK, 1964'de Keynes'in onerdigi gibi vergileri dusurur ve is dunyasi tarihi karlar yapar (su anda 2. Bush'un vergileri dusurmesinden sonra oldugu gibi), ABD, tarihinin en iyi ekonomik donemini yasar.

Ancak Keynes yonetiminin cozum bulamadigi sey stagflation: ayni anda yuksek enflasyon ve yuksek issizlik...

Piyasada para cok, mal az olunca enflasyon doguyor (Demand Pull Inflation). Isler iyi gidince fiyatlar ve maaslar artiyor, bu da enflasyona sebep oluyor. Baska bir tur enflasyon da 1970'lerde ortaya cikan malzemelerin (benzin, demir, cimento vs.) fiyatinin artmasi ile olusan (Cost push inflation) enflasyon.

Enflasyonu azaltmak icin Keynes yontemi, ekonomiyi daraltmayi oneriyor, bunun icin devlet faizleri yukseltiyor. Bu sefer de issizlik ortaya cikiyor...

3) Milton Friedman, Keynes yontemini "aktivist" olarak yorumluyor ve ekonominin dogal bir issizlik seviyesi oldugunu, bunun altina inmeye calismanin uzun vadede enflasyonu ve issizligi getirdigini iddia eder. 1979'da Milton'in cozumu, ekonomiyi daraltarak issizligi olmasi gerekenin uzerine cikartma yontemi (aci recete) uygulanir. Bu donemde faizler %20lere cikar ve ozellikle faizlerden cok etkilenen kucuk isletmeler, insaat piyasasi vs. cok kotu bir donem gecirir.

4) Reagan doneminde arz tarafini yani is dunyasini ihya edecek bir dizi uygulamaya gidilir. Vergiler dusurulur ve sonucta ekonomi ciddi bir yukselise gecer. Bu ekole gore, is dunyasinin kari artacak ve dolayisiyla toplamda odeyecekleri vergi artacagi icin ekonomi icin iyi olacak... Sonuc pekte oyle olmaz ve hem ticaret acigi (90larin basinda 200 milyar dolar) hem de butce acigi buyudukce buyur.

5) Reagan'dan sonra gelen Bush, bu acigi gorur ve endise duyar. Onun donemindeki neo-ekonomistler, degisik bir bakis acisi sunar. Derler ki, insanlar, vergi oranlarinin dusmesi ya da kamu harcamalarinin artmasi gibi durumlarin gecici olarak ekonomiyi duzelttigini ama sonrasinda her seyin kotuye gittigini gorur ve zaman icinde "ogrenirler". Yine ayni tekrarlandiginda, sonucunun ne olacagini bildikleri icin ayni tuzaga dusmez, hazirlikli olurlar, savurgan davranmazlar...

Bush bu teori dogrultusunda kisa sureli ekonomik cozumler yerine uzun vadeli yaptirimlara gider, butceyi denklestirmeye calisir, harcamalari kisar. Ancak, teoride hatalar vardir. Insanlarin ekonomi bilgisi ongoruldugu kadar iyi degildir ve reaksiyonlari gecikmeli olarak verir ya da hic vermez ayni hatayi tekrar ederler. Politik olarak da iyi bir sonuc getirmez ve Bush secimi kaybeder.

Clinton aslinda fazla bir degisiklik yapmaz planlarda ama butceyi denk tutmak ve ticaret acigini azaltma konusunda ciddi oldugunu her firsatta vurgular ve is dunyasi/wall street'e guven asilar. Sonucta beklenti gercege donusur...

Bu beklentinin gercege donusmesi ilginc ekonomik olaylardan biri. Enflasyon beklentisin enflasyon, issizlik beklentisinin issizlik, veya bir para biriminin degerinin dusmesinin beklenmesi o para biriminin deger kaybetmesine sebep olmasi gibi. Cunku bu beklentiler karsisinda is dunyasi harekete geciyor ve o sonucu getirecek yaptirimlara gidiyor...Dedigim gibi ilginc bir durum.

Maroekonomi konulari uzayip gidiyor. Yazarin teorileri vs. anlatirken tarihsel olaylarla birlikte teorilerin nicin ortaya ciktigini ve uygulanmasi sonucu neler oldugunu aktarmasi olayi kavramak acisindan gayet faydali...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

MS Bisiklet turu

Yaa! Olacak is degil :( Size uzuun uzun pazar sabahi saat 6'da daha gun agarmadan kalkip, buz gibi bir havada (4 derece), trafiksiz Manhattan'daki 30 millik (48 km) MS Bisiklet turunu 2.5 saatte bitirisimi filan anlatmistim ama alcak Firefox cakildi, gume gitti bizim yazi :(

Gece yarisini gectik, simdi tekrar yazamaya vaktim yok, bari sirketten Rohit'in cektigi resimlerin adresini vereyim: http://picasaweb.google.com/rothpie/MSBikeTourNYC2006

Pazar, Ekim 15, 2006

Mamma Maia

Gecen yil Ingiltere'den gelip yazilim grubunun basina gecen Jim'in gelir gelmez duzenledigi Slate'deki ilk Bilardo turnuvasi gayet eglenceli gecince, bu yil ikincisini organize etti. "Arastirma" bolumunden ayrildigin icin hafta ici bana mesaj gonderip katilip katilmayacagimi sordu. Seve seve katilirim dedim...

Persembe aksami saat 6'da 54 W 21. Cadde'deki Slate'e vardik. Benim ortak rahatsizlanmis, dolayisiyla son dakika da Web tasarimi grubundan bir arkadasi davet etmis Jim. Onunla ortak olduk. Amerikan bilardosu oynaniyordu. Ben pek bilardo oynamayi beceremem, zaten bir iki disinda herkes eglencesine takiliyordu.

Bir yandan hamburger ve pizza atistirip sohbet ederken bir yandan da maclar yapildi. Ilk macimizi Ashish ve Dennis'e karsi oynadik ve 8-7 kaybettik. Ancak onlari da Cin mafyasi dedigim, benim eski takim arkadasim Kenny ile yazilimci kizlardan Hui-min ikilisi (ustteki resim), 8-6 yeniverdi. Son macimizda biz de bu ikiliyi 8-7 yenince, ust tura cikani belirlemek icin Kenny ve benim banttan top sektirme yarisina kaldi.

Bu top sektirme soyle bir sey: yan yana iki top koyuluyor, ikimiz ayni anda toplara vuruyoruz. Toplar karsi banta carpip geri geliyor. Kimin topu vurusu yaptigimiz banta daha yakin durursa o kazaniyor. Her 3 denemede de benim vurdugum toplar 2-3 tur atti bantlarda :) Bezen, elinin ayari yok derken hakliymis netekim...

Saat 9 gibi sampiyonluk maci basladi. Giydigi kirmizi sik bilardo eldiveni ile iddiali oldugu belli olan, eski ekibimden Jose ve onun kadar iyi olmasa da gayet iyi oynayan yazilimcilardan bir arkadastan olusan takim, eski patronum Jay ve ortagini her iki sette de yenip sampiyon oldular (ustteki resim, Jose tebrikleri kabul ederken).

Ben de maclari izlerken sohbet ettigim bir iki arkadasa, cikista Nargile icmeye gitmeyi teklif ettim. McDougal - Bleecker kesisimine yakin bir yerde, Luxor adinda bir nargileci var. Gayet kucuk bir yer. Bir kac kere gitmistik ayni ekip. Yalniz, bu sefer bir baktik ki 10-15 kisi gelirim diyince nasil sigacagiz diye kara kara dusunurken, yazilimci arkadaslardan Rebecca, Maia'ya gitmeyi onerdi.

Maia aslinda bir Turk restorani, daha dogrusu bir meyhane. Turkiye Yeni Turku, Mercan Dede, Husnu Senlendirici vs. geldi oraya. Ayrica pek cok aktivite duzenliyorlar. NY City Guide'da yuksek not almis, Rebecca'nin (yanda) sikca ugradigi guzel bir mekan.

Neyse, taksilere atlayip gittik. Ilk iki ekip vardiginda zaten 12 kisi olmustuk. Daha sonra gelenlerle bir ara 20 kisiye yaklastik. Yine Rebecca'nin onerisi ile Raki istedik. Sanirim O'nun disinda herkes ilk kez denedi rakiyi. Raki servisini yapmak, siparisleri soylemek bana kaldi. Turk restoranina gelince bir cesit ev sahibi oluverdim :)

Efe Raki'nin icindeki alkol miktarini gorunce biraz tirsti bir kismi ama zaten carpmasin diye az koydum. Hepsinin de gayet hosuna gitti. Hayatinda ilk defa dumanli bir sey icen Sam'in hali hepimizi yerlere yatirdi :) Muzik, nargile, raki derken dansoz cikti. Bizimkilerin bir kismini da kaldirdi. Hoplayip zipladik, gobek attik. Gece saat 1.30 gibi ekibin cogu hala ordaydi, ben artik ciktim.

Gece boyunca resim cekmistim. Soz verdigim gibi gece eve varinca Web'e yukledim. Tumunu gormek icin tiklayin...

Salı, Ekim 10, 2006

Haftasonu ve 125. Yil Kutlamalari


Cumartesi alisveris icin Jersey Gardens Mall'a gittim. Artik erteleyecek zamanim kalmadigi icin oflaya puflaya gittim. Ise giderken giyebilecegim rahat bir ayakkabi almam lazim. Havalar serinledi artik sandalet giyilemiyor. Alisverisi eziyet olarak goren kac kadin vardir acaba benim gibi:)) Zaman kaybi yaw, o arada yapacak daha zevkli bin tane sey var. Bitse de gitsem modunda mallda dolasirken lotodan para ciksa da yerime alisveris yapacak birini kiralasam diye geciyordu aklimdan yine:)) Allahtan arada arkadaslarim, misafirlerim gelip alisverise gitmek istiyor da o arada kendiminkileri de cikariyorum aradan:) Ama is mutfak ve ev icin farkli ivir zivir, baharat, farkli ve etnik yemek malzemesi vs alisverisi olunca akan sular duruyor. Hadi dendiginde kapidayim ben:)

Donuste Rutherford'a girdigimde tam da yolumun ustundeki bazi sokaklarin trafige kapandigini gordum, bayram degil seyran degil nooluyor yaw. Derken bizim caddeye donecegim sokaga geldim ve ta daa bir gecit toreni baslamis caddeye donemiyoruz. Evi karsida goruyorum ama gidemiyorum:) Gecit toreninin bitmesi beklenecek el mecbur. Evden cikarken Adil yaninda bulunsun diye fotograf makinasini vermisti, eh isabet olmus diyerek arabadan inip kendime guzel bir yer secip toreni izlemeye basladim. Ne toreni bu yahu derken ogrendim ki Rutherford'in 125. yili kutlaniyormus. Rutherford'in 125. yili 21 Eyluldeydi halbuki, niye bu kadar zaman beklediler parade icin bilmiyorum, onceki haftasonlari yagmurluydu herhalde o yuzden. Hava muhtesemdi bu haftasonu. Adil'i aradim, o da cikti evin onune, beraber toreni seyredip fotograf cektik bolca. Cop kamyonlarimiza kadar kasabamiza ait ne varsa gecti onumuzden:) Aksam da havai fisekler atildi.

Aksam Eda, Murat ve Simon yemege geldiler, ilk inegol kofte denememi test ettiler. Kofte tam not aldi, tarifin kaynagi evcini'ne burdan tesekkurlerimi yolluyorum:) Yemek bloglari sagolsunlar sayelerinde daha bir zevkle yemek yapar oldum. Hep ayni seyleri yapmaktan sikildim diye soylenirken simdi deneyecek bir suru tarif var onumde, surekli de yenileri ekleniyor:) Abartip ramazan pidesi bile yaptim, iki kere hem de, gayet de oldular. Ilkinde sevgili Binnur'un ikincisinde sevgili Zuhal Yalcin'in tariflerini denedim. Ilk ekmek denemesinde mayaya kabartma tozu muamelesi yapan ben icin ne buyuk bir adim bu bilemezsiniz:) Ilerleyen saatlerde alisverise New Jersey'e gelen Figen, Burak ve Artun da ekibimize katildi. Onlari da ne zamandir gormemistik cok iyi oldu, bol bol muhabbet ettik.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Ekonomi uzerine kisa bir not....

Gecen hafta, ekonomi uzerine yogunlastigimi yazmistim. Bugun Kuzey Amerika'daki ODTU'luler listesinden, bu yilin tum bilim odullerini Amerika'li profesorlerin kazandigini okudum ve Nobelprize.org sayfasina bir goz attim.

Ekonomi alaninda odulu de bir Amerikali, New York'taki Columbia Universitesinden 1933 dogumlu Edmund S. Phelps almis, macro-ekonomi alaninda yaptigi katkilar nedeniyle. Enflasyon ve Issizlik arasindaki iliski, bugunku jenerasyonun refahi ile gelecek jenerasyonlarin refahi arasindaki iliskideki fedakarliklari incelemis ekonomist.

Phelps demis ki, "bugunku enflasyon, sadece bugunku issizlikle ilgili degildir ve gelecekteki enflasyon beklentilerine de baglidir. Cunku, maaslar ve fiyatlar cok sik degismez. Degistiginde ise, gelecekteki enflasyon beklentisi hesaba katilir, dolayisiyla bu hesap dogrultusunda isci alinir veya cikartilir. Bugun enflasyon yuksek ise, yarin enflasyonun yuksek olma ihtimali de fazladir. Dolayisiyla ekonomiyi stabilize etmek guclesir".

Okudukca/dinledikce anliyorum ki ekonomi dunyasi (market ekonomisi) bir iliskiler yumagi. Hala tum baglantilari kurmak zor geliyor ama zamanla netlesiyor/okuduklarim anlam kazaniyor. Linkini verdigim yaziyi 1 ay once okusam hic bir sey anlamayacaktim ama bugun, her seyini anlamasam da epey bir kisminda ne dendigini anlayabiliyorum. Peki bunu bana ne faydasi var? Bilmem! Gorecegiz :)

Pazar, Ekim 08, 2006

Dostluk Iftari ve Hillary Clinton


Persembe aksami Turk Kultur Merkezi ve Turk-Amerikan Derneginin ortaklasa duzenledigi iftara davetliydim. Aslinda davetlinin davetlisiydim demek daha dogru:) Is arkadaslarimdan Joseph'in Turk musterileri var, bunlardan biri onu davet etmis. O da beni, Michael'i ve Leila'yi davet etti. Michael'in son anda isi cikinca biz ucumuz gittik. Iftar Waldorf-Astoria otelindeydi ve bayagi kalabalikti. Biz 45 no'lu masadaydik, arkamizda da bayagi bir masa vardi. Her masa 10 kisilikti bu durumda rahat 850-900 kisi vardi sanirim.

Acilis konusmasini FBI New York Direktoru yapti, ne alaka yahu, o kisma takildik biraz, kendi aramizda bayagi bir teori urettik bunun uzerine. Ardindan kursuye cikan Colombia Universitesi'nden Ortadogu ve Islam konularinda uzman bir profesor de bununla bayagi dalga gecti, cok eglendik. Aksamin en renkli simasi Hillary Clinton'di. Konusmacilar listesinde adini gormustuk ama hic tahmin etmiyorduk gelecegini, geldi valla. Beyaz Saray'da ilk iftar davetini o ve Bill Clinton vermis onu soyledi, tum dinlerin korunmasina nasil onem verdigini falan anlatti. Tavirlari rahat, konusmasi akiciydi, sempatik bir kadin. Onun disinda New York senatorleri ve New York Baskonsolosu da konusmacilar arasindaydi. Davetliler arasinda cok sayida Amerikali da vardi.

En az 3 yildir gormedigim tanidiklardan Turgan ve ailesiyle ayni masaya dusmemiz de komikti gercekten. Benim Turgani Nejatla karistirip cocuga yemek boyu Nejat muamelesi yapmam ayri bir rezillikti. Allahtan Nejat demedim yuzune karsi:)) Yemegin sonunda sema gosterisi olacakti ama Joseph'in tekrar ise donmesi gerekiyordu, Leila da donus yolunun uzun oldugunu soyleyince onu beklemeyip kalktik. Cikista herkese icinde Turkiye brosurleri ve Turkiye tanitim DVD'si bulunan paketler veriyorlardi, guzel bir fikir.

Perşembe, Ekim 05, 2006

Off-site

Yazinin basligi Ingilizce, cunku Turkce'si ne bilmiyorum. Off-site denilen seyin ne oldugunu ilk bugun gordum. Dun, eski bolumundekilere bir e-mail atip, tipik "bugun benim burda son gunum, ben su bolume gidiyorum, sagolun var olun ve hoscakalin..." dedim...
Bir suru insan cevap verdi, *buyuk* adamlar daha bir profesyonel "bolumumuze yaptigin katkilar icin cok tesekkur ediyoruz. Seni ozleyecegiz. Basarilar..." filan gibi cevaplar yazdilar. Daha bir samimi olduklarim, daha arkadasca seyler yazdilar tabii...

Sabah 7:30'da trene bindim. 1 saat sonra ofisteydim. 21. kattaki konferans salonuna gittim. Butun mobil teknoloji ordaydi. 8:35'de global mobil teknolojinin basi Numan (evet Turk ve aile dostumuz oluyor kendileri) acilis konusmasini yapti. Ardindan, saat 5'e kadar surekli paneller yapildi. Diger bolumlerden hem katilimci hem dinleyici olarak gelenler oldu. Yarin da tum gun devam edecek olan bu panellere bir iki nobetci haric tum grup katiliyor.

Icinde bulundugumuz durum, stratejiler, yeni teknolojiler, beklentiler, akliniza gelebilecek her sey konusulup tartisiliyor. Onumuzdeki bir yil icin odevler cikartiliyor. Ust duzey yoneticiler, vizyonlarini sunuyor, beklentilerini anlatiyor ve sorulari cevapliyor.

Benim icin hem grubun foksiyonlarini anlamak hem de grubu tanimak acisindan gayet isabetli oldu. Aksam da New York manzarasinda karsi guzel bir barda kokteyl verildi. Diger gruplardan panellere katilanlar da geldiler. Iste boole bir seymis off-site...

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Kitap: Economics (Timothy Taylor)

Kitap kitap diyorum ama biliyorsunuz audiobook'lardan, kitap okumaktan degil kitap dinlemekten bahsediyorum aslinda. Biyoloji kitabini yarida biraktim :( Bookmark hala duruyor, bir ara devam edecegim ama su anda ekonomi kitaplari daha cok ilgimi cekiyor. iAudio'ma 2-3 tane ekonomi kitabi yukledim...

Bunlardan ilki, Taught Standford Universitesi profesorlerinden Timothy Taylor'in "Economics" adli kitabi. Teaching Company sayfasinda kitap/ders hakkinda detayli bilgi var. Benim icin gayet faydali oldu. Kitap hem makro ekonomi hem de mikro ekonomiye giris niteliginde.

Hayat gailesi icinde kosusturup giderken, bunlari bilmenin bana faydasi ne diye dusunebilirsiniz ama okudukca anliyorsunuz ki ozellikle makto ekonomi bilginizin olmasi, bulundugunuz ulkenin gidisatini ve sizin hayatinizda ne gibi etkileri olabilecegini gormenizde / anlamanizda faydali oluyor.

Mesela gecenlerde ev almak konusundaki kararsizligimizdan bahsettim. Aslinda ekonomi ve gidisat hakkinda bilgi sahibi olmazsak, bizimki kumar oynamaktan farkli olmayacak. Tabii ki kahin degiliz, iki kitap okuyunca ekonomiyi cozmus olmayacagiz, zaten Ekonomi icin "dismal science" yani ~"belirsiz bilim" gibi bir deyim var. Ama yine Ingilizce deyimiyle "educated guess" yani bilgiye dayali tahmin yapmaya, yardimci oluyor.

Mesela su anda ABD'de yillik faiz %5.25 iken 2 yillik faiz %4.63, 10 yillik faiz %4.5. Garip di mi? Uzun vade hep kisa vadeden yuksek faiz getirmez mi? Peki bir de soyle dusunelim. Eger yatirimci gelecekte ekonominin daralacagini dusunuyorsa, o ekonomiyi acmak , buyutmek icin hukumetin faizleri dusurecegini hesap ediyor. Simdiden %4.5'lik faize razi, cunku gelecekte onun da altinda olacak faizler diye dusunuyor...

Velhasil simdi Peter Navarro'nun "Principals of economics" kitabini dinliyorum. Gayet meshur bir profesormus kendileri. Hakikaten cok guzel ve daha detayli anlatiyor. Dinlerken bir yandan da Blackberry'e notlar aliyorum. Usenmezsem Turkce'ye cevirip yazacagim buraya bitirince...

Rezalet!

Turkiye ile ilgili “gunluk” haberleri takip etmiyorum, edemiyorum. “Onemli” olaylardan, bazen gecikmeli olarak haberim oluyor, bazense hic olmuyor. Digg.com'da okudum, yine bir Turk ucagi kacirilmis. Benim ilk aklima gelen soru, “Silahsiz biri, nasil kacirabiliyor ucagi? oldu. Hurriyetim.com’a baktim, goremedim. Radikal’e gore elinde bir paket varmis. Bomba var icinde demis ve girmis kokpite.

Bu kacinci kacirma olayi, niye bu kadar lay lay lom bir guvenlik var havaalanlarimizda? Belli ki pilot da guvenmiyor guvenlige, ciddiye almis. Acaba 9/11 bize olmaz diye mi dusunuyoruz? Almanya’daki bilmem ne cemaatinin ucak kacirip 10 kasim gununu kana bulama planlari oldugu ortaya cikarilmamis miydi? Ha, bu arada adam cekip giderken el sallamis, bizim yolcular da adami alkislamis? Akil, sir ermiyor valla, rezalet ki ne rezalet...

Salı, Ekim 03, 2006

Yeni Ofis



Bugun sabah yeni ofisime gittim direkt. Yolun ne kadar surecegini merak ediyordum...
Ev'den yuruyerek Rutherford tren istasyonuna: ~ 7dk
Rutherford'tan Hoboken'a tren: ~25 dk
Hoboken'dan Hafif rayli sistemle ofis: ~20 dk

Yalniz tren saatleri bir garip. 8:19 trenine binersen 9:15 gibi ofiste oluyorum. Bir onceki tren ise 7:44'de. Ona binersem bu sefer 8:30'da ofise variyorum. Arasi yok ama artik engineering bolumunde calisacagim icin calisma saatlerim esnek olacak ;-)

Oglen feribotla Manhattan'daki ofise gececektim. Normalde 15dk.da bir binanin hemen dibinden "water taxi" denilen sari renki feribota binip, 10 dk sonra Wall Street limanina variliyor. 15-20 dk gecti, feribot yok ortalikta. Yarim saat gecti, hala bir sey yok. Olacak is degil. Bir aksilik var belli ki. O sirada sirketten tanidigim bir kac sima limana geldi ve ismi, sekli semali farkli baska bir feribota bindi???

"Nereye gidiyor bu?" diye sordum, "Pier 11" dediler. Orasi neresi, binsem mi derken baktim karsidan water taxi geliyor. "Hah, gecikmis sadece" diye binmedim. Feribot kalkar kalkmaz farkettim ki bizim water taxi donmus baska yone dogru gitmeye baslamis...

Liman ofisine gidip sordum,
- "Pier 11" feribotuna bineceksiniz
demezler mi? Neyse 15 dk sonra gelene bindim ama kek gibi 1 saat beklemis oldum. Isin kotusu, Hong Kong'dan gelen bir arkadas'i da alip Koodo Sushi'ye gidecektik. Ac bilac bekledi cocuklar da. Ama sushi guzeldi :)

Google'dan ve MS maps'ten ofisin adresini verince (30 hudson, jersey city) binanin henuz yapim asamasindaki resimlerini buldum... Demek ki en az 2 senelik bu resimler.

Pazar, Ekim 01, 2006

Yeni Ev Yeni Heyecan

Ne o tasiniyor musunuz, ev mi aldiniz sorularina pesinen cevap verelim: Ikisine de hayir. Biz almadik ama alan arkedeslerimiz var :) Evet, evet Sibel & Ilkay Kazakci cifti yine. Aslinda haber yeni degil. Bezen, Haziran'da bir yazisinda bahsetmisti. Ama, ev alma oyle kolay bir is degil. Boyle bir kac ay suruyor islemleri.

Neyse, Murat Uygur'la Cumartesi sabah, arkadaslarin tasinmasina yardima gittik. Ilkay bir kamyon kiralamis. Iki diger guclu kuvvetli yigit delikanli, Murat Kilic ve Cumhur Hanoglu da gelince kol kuvveti gerektiren kismi halletmek zor olmadi.

Aslina bakarsaniz, hic esya tasirken bu kadar eglendigimi hatirlamiyorum. Evden cikip yaklasik 70mlik bir koridoru kat ettikten sonra esyalari indirebilecegimiz asansore ulasiyorduk. Her zamanki tez canliligi ile Ilkay'in koskoca bir masayi sirtina alip koridorda yalpalaya yalpalaya gidisini gormeliydiniz. Tavanda ne kadar "exit" lambasi varsa soyle bir yokladi, hic birini bos gecmedi :) Donuste, duvarda egrilen bukulen lambalari yerlerine taktik, neyseki pek zarar ziyan yok.

Kazasiz belasiz kamyonu yeni evlerine ulastirdik. U-Haul'dan saat 3e kadar alabilmis kamyonu. Aslinda gunluk kiraladi ama nasil kontratlari varsa, alttaki kucuk yazilarda bir yerlerdeki bir maddeden dolayi ancak o saate kadar alabildi. Neye, sorun olmadi. 3den once bitti isimiz.

Aksam'da Kiliclar ve Uygurlar'la oturmaya gittik. Nutley'de tum evleri yeniden degerlendirmis belediye. Ev vergisi belirlenen degerin %2si. Yani 500,000 dolarlik bir eve yillik 10,000$ vergi oduyorsunuz. Murat zillow.com adinda guzel bir siteden bahsetti. Orda evlerin degerleri, satildiklari miktar, nerlerde ev fiyatlarinin cok yuksek oldugu filan yaziyor.

Bizim 3-4 ay once ayni siteden baktigimiz bir ev vardi. Sahibi Citigroup'da calisan hintli bir vatandas. Acilisi 600,000$'dan yapmis ama biz baktigimizda 550,000$
'a kadar dusmustu. Ilkay 499,000$'a dustugu haberini verdi. zillow.com'a gore evin degeri 478,000$ imis. Son dususlerle nihayet emlak balonu da biraz inmeye basladi. Biz hala bekliyoruz valla.

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Tatil Notlari VI - Amsterdam


Bu son tatil notunu simdi yazmassam ordan oraya kosturup dururken tamamen unutacagim. Hazir oralara kadar gitmisken bir gun de Amsterdam'a gitmek istedik. Ben 12 yil once gitmistim Hollanda'ya, o zaman orda okuyan canim arkadasim Elif'i ziyaret etmek icin. Ilk yurtdisi gezimdi ve bayilmistim Hollandaya. Hep aklimdaydi yeniden gitmek. Adil de Amsterdam'i gormek isteyince firsat cikmis oldu. Yine hizli trenle gideriz 1 saatten fazla surmez herhalde diye planlar yaparken gorduk ki Belcikadan Hollandaya hizli tren yok. Hollandanin henuz hizli tren altyapisi bile yokmus, yapiliyormus. Normal trenlere bakalim dedik, ne kadar surebilirdi ki yol di mi ama. Minimum 4.5 saat suruyormus. Donus icin buldugumuz en gec tren - o da aksam 8'de kalkiyordu - tam 8 saatte geliyordu Bruksele mesela. Iki kucucuk ulke arasinin bu kadar surmesine cok sasirdim. Beyhan'cim sagolun arabasini verdi bize oyle olunca, arabayla gitik Amsterdama.

3 saatte gideriz derken otoyolda yanlis yone sapip bunu yaklasik 45 dk gittikten sonra Paris tabelalari karsimiza cikmaya baslayinca ancak farkettik. Bir 45 dk da baslangic noktamiza donmeye harcayinca Amsterdama varisimiz trenle ayni saate denk gelmis oldu:) Park yeri bulana kadar ayrica aci cektikten sonra kapali bir otopark bulup kendimizi sehir meydanina attik sonunda. Dag tas her yer bisiklet ve bisikletlilerle dolu, super bir goruntu. Isvicre'de de bayagi bisikletli gormustuk ama sanirim burasi kadar yaygin bisiklet kullanimi olan baska bir ulke yok Avrupa'da. Hatta meydanda dolasirken gosteri yapmak icin hazirlik yapan bir adamin yanina bisikletli polisler gelip engel oldular.

Paris ve Bruksel'den sonra Amsterdam'da oyle gorecek fazla tarihi yer yok tabi. Vakit kisitli olunca hizlica gezebilelim diye kanal turu aldik. Amsterdam'daki ev sayisi cok yetersizmis, o yuzden tekne-evler oldukca yaygin. Havanin sicak oldugu gunlerin gayet azinlikta oldugu bir yerde surekli su ustunde yasamak zor olsa gerek diye dusunuyorum. O gun gunesliydi sansimiza, bazi evlerin onune sezlonglarini atmis kitap okuyanlar, kestirenler vardi.

Kanal turu sirasinda anlatilanlardan en komik olani kanal boyunca kenarlara cekilen yerden yaklasik 20 cm yuksekligindeki demirler oldu. 10-15 yil oncesine kadar bu demirler yokmus. Ozellikle gece arabalar kenara parkedecekleri zaman kaldirimin bitip bitmedigini goremiyorlarmis ve haftada ortalama 1 araba kanala dusuyormus. Demirler cok pahaliya gelmis ama onlar cekilince arabalar suya dusmekten kurtulmus:))

Marihuana ve bilimum ot kullanimi Hollanda'da serbest. Cevrede bunlarin satildigi cok sayida yer mevcut o yuzden. Cok sayida turist de cekiyormus bu yuzden. Kafelerin cogunda iceri girdiginizde uzatilan liste ot listesi oluyor. Bir de bu tuvaletleri gorduk gezerken. Var mi kullanmak isteyen:))

Oraya kadar gidip de red light districti gormeden olmazdi. Sehir o kadar kucuk ki rastlamamaniz mumkun degil zaten dolasirken. Sehir icin gayet buyuk sayilabilecek bir de Cin mahallesi vardi. Gezdik, dolastik, yedik ictik ve donus yolunu da hesaba katarak geceyarisina kalmadan yola ciktik. Hollanda ve Belcika elektrigi bol ulkelerden sanirim, otoyollar isikli. O kadar hosuma gitti ki bu is sanki hep isikli otoyollarda araba kullanirmisim gibi isigin olmadigi 10-15 km'lik bir yerde yoneticimiz uyuyor mu seklinde soylendim durdum:))