Salı, Şubat 06, 2007

Film: The Last King of Scotland

Gecen ay izledigimiz, Leonardo DiCaprio'nun gayet basarili buldugumuz Afrika'da pirlanta uzerine donen kanli oyunlari anlatan Blood Diamond filmini cok begenmistik. Bu hafta sonu, Eda, Murat Kilic'in onerisi uzerine, Sibel ve Ilkay Kazakci'yi da aramiza katip The Last King of Scotland filmini gormeye gittik. Film, 1971-1979 yillari arasinda bir askeri darbe ile basa gecip Uganda'yi yoneten diktator Idi Amin'i konu aliyor ve onu hayali bir kahraman olan Iskoc bir doktorun (James McAvoy , Nicholas Garrigan rolunde) gozuyle anlatiyor.

Idi Amin'i oynayan Forest Whitaker bu sene Golden Globe odulu aldi ve Oscar'a aday. Hakikaten cok etkileyici bir rol ciziyor. Forest Whitaker, benim aklimda Jim Jarmusch'un 1999 yapimi Ghost Dog: The way of the Samurai filmiyle yer etmis. Hani guzel bir film filan da degildi, gayet bunaltici gelmisti ama aklimda yer etmis iste.

Film'de bir de X-Files'dan tanidigimiz Gillian Anderson (X-files'daki adi ile Dana Scully) var ama gayet kisa bir rol. Bayagi kilo vermis diye dedikodusunu yaptik hatunun :)

Bizim yasimiz yetmiyor ama Wikipedia'dan Idi Amin'i okuyunca filmde biraz boluk porcuk, kopuk kopuk bahsi gecen kimi konulari biraz daha yerli yerine oturtmak mumkun oluyor. Bir sekilde benim sezinledigim direkt suclamadan kacinma vardi sanki filmde. Tamam, onun yonetiminde bir suru "kayip insan" oldugundan, sergilenen vahsetten filan bahsediliyor ama sebepsiz degil, sanki daha cok defansiv hareketlermis gibi bir izlenim verdi bana film. Yani, mesela Saddam'la ayni kefeye konacak bir adam degil gibi.

Ote yandan onun yonetiminde 80.000 ila 300.000 kisinin olduruldugunden bahsediliyor. Yine de garip bir sekilde netlik yok. Filmde, Idi Amin iktidara geldiginde halkin nasil costugu gosteriliyor. Basta halden anlayan, halktan, sade ve sempatik biri olarak goruntuleniyor. Sanki sonradan anlasilmaz bir sekilde canavara donusuyor. Suikast girisimleri yuzunden midir bilinmez paranoya bir tip haline donusuyor.

Ingilizler icin Afrika'da yillarca savasmis biri ve basa geldiginden Ingilizler'den ovguler aliyor. Sonra birilerinin tavuguna kis dedigi icin midir bilinmez kanli-bicakli oluyorlar. Asyalilari niye kovdugu ise tam bir muamma. Haa filmin adi nerden mi geliyor? Idi Amin kendine n tane sifat vermis. Ingilizlere karsi mucadele ettigi icin kendini Iskoc Krali olarak goruyor

Velhasil, cevapladigi soru kadar yanitsiz soru birakan bir film ama zaten sonucta bir dokumanter filan degil, olur o kadar... 8/10.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

Uzgunuz...

Bu aralar moralimiz bozuk. Turkiye'den kotu haberler ust uste geldi. 10 gun kadar once, sevgili kardesimiz Balkir Unur babasini kaybetti, cok uzulduk...

Gecen hafta icinde ODTU-MD listesine gelen bir e-mailden ODTU Insaat'tan sinif arkadasim Isik Kagan Ulus'u kaybettigimizi ogrendim. Daha 35'inde kalp yetmezliginden gocmus gitmis sevgili kardesimiz. 200 kisi girdimiz bolumden 160 kisi mezun olduk. Genc yasta kansere yenik dustu bir kardesimiz, trafik kazalarinda kaybettik bir kacimizi. Hepsi ayri bir aci...

Dun de sadece yazilarindan tanidigim, sevdigim bir aydini, Hrant Dink'i, zorbalara kurban verdik. Ona da cok canim yandi. Turkiye'yi onu kursunlayanlardan cok daha fazla seven bir insani kaybettik. Dusunce ozgurlugunu kisitlayan, yazarlarimizi, aydinlarimizi mahkemelerde surunduren 301 nolu kanunumuzdan muzdarip idi o da. Asagiya Agos'ta yayimlanan son
yazilarindan birini kopyaliyorum. Yaziktir, gunahtir....

Ruh halimin güvercin tedirginliği

Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

“Ya sabır” çeke çeke...

Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim

Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“Türk Devleti adına”

İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?

Başsavcının çabasına rağmen

Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

“Ölüm-Kalım” dedikleri

Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.

Kalmak ve direnmek

İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

Hrant Dink (19 Ocak 2007) AGOS Sayı: 564

Neymis?


World of Warcraft tutkumu iyice asikar ettikten sonra, artik nerde bir haber gorse mutlaka gonderiyor bana dostlarim. Gecen hafta oyuna yeni ozellikler katan genisletme paketi (Expansion Pack) cikti piyasaya ve tum dunyada haber oldu haliyle.

Sabah 4:26'da bir e-mail gelmis Murat Uygur kardesimden. Alp uyutmadi herhalde :) Radikal'de "40 bin kisinin akli bu oyunda" basligi altinda bir yazi varmis. Tum dunyada 8 milyonun uzerinde kullanicisi var oyunun, demek ki Turkiye'den de epey bir oyuncu varmis. Haber, oyunu tanitmis ama klasik laubali, abartili Turk gazeteciligi kendini gostermis kimi yerlerinde...

Yok efendim Blizzard hangi saatte oyunun nerde piyasaya cikacagini kontrol ediyormus, yoksa internet cokermis. Cahillik olduklarindan midir, yoksa "cahillere yaziyoruz" kafasinda olduklarindan midir (bence 1.si) bilmem, boyle sacma sapan laflar ediveriyorlar ve kizdiriyorlar beni iste.

Oyun birbiri ile baglantisi olmayan bir suru "dunya" da oynaniyor. Ornek vereyim, ben oyuna basladigimda "Durotan" diye bir dunya ("realm") secmistim. Diyelim ki Durotan realmini ayakta tutan 5 tane sunucu bilgisayar olsun, toplam bir kapasitesi var bu sunucularin. Atiyorum ayni anda 20,000 kisi oynayabilir. 20,001. kisi Durotan'a katilmak istediginde, giremiyor ve kuyruga giriyor. Birileri cikinca baskalari katilabiliyor.

Durotan acaip yogun bir realm idi ve hemen her gece uzun sure (bazen 1 saat) kuyrukta beklemek gerekiyordu oyuna girmek icin. Bir kere bir realm'i secince, oraya bagli kaliyorsunuz ve baska bir realm'e gecmek isterseniz para oduyorsunuz Blizzard'a. Yalniz sikayetler tavana cikinca, Blizzard bedava gecis imkani verdi.

Benim uye oldugum ekip ("guild" deniliyor oyunda), Dignitas, Blizzard'in onerdigi ve bedava gecis imkani verdigi "Arygos" realm'ine tasinma karari aldi. Ben de onlara uyup tasindim yeni realm'e. Dedigim gibi realm'ler birbirlerinden kopuk. Dolayisiyla "Durotan" daki arkadaslariniz orda kaliyor, haberlesemiyorsunuz ve onlari gormuyorsunuz artik.

Yani "internet filan gocmez kardesim, yalan yanlis yazmayin" diyecem ama dinleyen kim :)

Durotan gibi pek cok 'eski' realm zor durumda aslinda, cunku saatlerce kuyrukta beklemek istemiyor hic kimse. Ote yandan, arkadaslari filan orda, birakip hic tanimadigi insanlarin oldugu yere gitmek de istemiyor insanlar. Blizzard dun, pek cok yeni "bedava" tasinma imkani tanidi ve eger insanlar tasinmazlarsa, zorla realmleri boleceklerini ilan ettiler.

Oyunun oldukca sosyal bir tarafi var. Surekli ekibinizle yazisiyorsunuz, basiniz dara dusunce yardiminiza kosuyorlar (tabii bu islerin adabini ogrenip sizde baskalarina yardim ediyorsunuz"), isinize yarayacak ama belki oyun icindeki Muzayede Evlerinde (Auction House) dunyanin parasini odeyip alacaginiz seyleri bedava veriyorlar. O yuzden iyi bir guild'in olacak su dunyada mirim :) Benimki, Dignitas, cogu evli, cocuklu, 30+ yasinda, dunyanin dort bir tarafindan uyesi olan akli basinda bir grup. O yuzden Bezen'in deyisiyle "Seviyorum ben onu" :)

Oyunun bana gore hos bir tarafi da su: bir suru yasli, torun sahibi, emekli insan oynuyor oyunu. Bu insanlar, torunlari ile oynuyorlar! Dusunsenize, cocuk eve geliyor, oyuna giriyor ve dedesi o gun oyundan kazandigi, onun isine yarayacak degerli bir seyi gondermis posta kutusuna :) Veya birlikte akin ciktigi, kendisinden kuvvetli birilerine karsi onu koruyacak bir babaannesi var. Teknolojiyi icsellestirmis bir toplumda yasamanin boyle hos taraflari var cocuklar icin...

Realm konusuna donersek, az insanin oldugu bir realm'de farkli bir oyun stili gelistirmeniz gerekiyor. Ornek: Herkes gibi ben de sik sik muzayede evlerine gidip, ne var ne yokmus, ne satabilirim, ne alabilirim diye bakiyorum. Durotan cok kalabalik oldugundan, daha cok alici ve daha cok satici vardi. Arygos'da daha az kullanici oldugundan hem bir sey bulmak zor hem de fiyatlar daha pahali. ama eve gelip saatlerce oyuna girmek icin kuyrukta beklemekten iyidir...

Çarşamba, Ocak 17, 2007

Evleniyoruz


Galiba oluyor, galiba ev sahibi olacagiz uc vakte kadar! Hersey yilbasindan birkac gun once basladi. Kabilemizin bir kisminin da oturdugu siteyi gozumuze kestirmistik bir zamandir. Civarda yanina yaklasilabilir turden evlerin en genci 40 yillik. Nerdeyse 100 yillik olanlari da var. Eh bu kadar genc! evler ne tur sorunlar acabilir insanin basina, dusunmek urkutuyor tabi. Cicegiburnunda sitemiz henuz 6 yillik, secim yapmak cok zor olmadi tabi. Son birkac yil icinde ev fiyatlari alip basini gidince bakakalmistik hizla artan fiyatlarin ardindan. Simdi market sakinlesti gibi, biraz dusme bile var hatta. Tekrar basimizi cikardik kabugumuzdan ve begendigimiz (ama o anda hicbiri satilik olmayan) modelin yolunu gozlemeye basladik. Yilin son haftasi cikti piyasaya bizim ev. Yilin son gunu de gittik gorduk.

Evsahibiyle pazarliklar, inerdin inmezdin derken anlastik ve islemler baslatildi. Closing'i (tapunun el degistirmesi desem olur herhalde...di mi) Subat ortasina istedigimiz icin islemlere hizlica baslamak gerekti. Ev alirken ne yapilmasi gerekiyormusu bir sonraki post'da yazacagim.

Zamanlamasi cok iyi oldu aslinda cunku kira sozlesmemiz Subat sonu bitiyor. Sozlesme yillik uzatiliyor ve arada bozarsaniz yonetici firmanin yilin kalan kismindaki kirayi size odetme hakki var. Is o asamaya gelmeyebilir tabi yeni kiraci bulurlarsa ama gunahimi bile vermeyecegim bu yonetici firmalarinin boyle bir haklarinin oldugunu ve isterlerse kullanabileceklerini bilmek bile yeterince sinir bozucu. Evsahibiyle anlastigimizda ayin 5'iydi, hemen yonetici firmayi aradim ve sozlesmeyi yenilemeyecegimizi soyledim. Ilk laflari "hmm gec haber veriyorsunuz yalniz, sozlemeye gore 60 gun onceden haber vermeniz gerekiyor, oysa siz 5 gun gecikmis oluyorsunuz" oldu. Hey allahim. Sanirim depozitimize el koyma haklarini sakli tutmak istiyorlar. Neyse, niyesini anlattim adama, o da elimden geleni yaparim burdakileri 5 gune sorun cikarmamalari icin dedi. Hatta Subat sonuna tum islemleri bitirme niyetimizi pek gercekci bulmadi, kendisi cok sorun yasamis ev alirken, kiraci bulunmazsa ve islemleriniz tamamlanmazsa bir ay daha kalmaniza izin verecegim bile dedi konusmanin sonunda, inanamadim. Cok hosuma gitti, hic boyle bir kibarlik beklemiyordum kendilerinden.

Simdi efenim, bu bizim pek buyuk bir adim ki oyle boyle degil. Ilk kez 1 odalidan daha buyuk bir evimiz olacak. Hep tek odali ve kucuk oldu bizim oturdugumuz yerler. Hele Ankara'daki ev evlere senlikti, tami tamina 48 m2'ydi. Emlak vergisi icin vergi dairesine gittigimde metrekareye bakan gorevli gerisi nerde bunun diye sormustu mesela. Salonunda pencere olmayan bir ev olabilir mi, oluyormus iste. Ahh, bir de sayaci kontrol etmeye gelen elektrikci amcamizin tepkisi vardir ki hala cok eglenirim hatirladikca. Kapidan iceriye soyle bir bakan amca diger odalari sormustu (gonlu zengin adamin). Hangi diger odalar amcacim hepsi bu iste cevabini alinca da pek bi uzulmustu bizim icin. Iki kisiyiz yetiyor dedigimde aldigim cevap "Bugun iki kisiniz ama yarin uc olursunuz, dort olursunuz, bes olursunuz" olmustu. Ben, ben sana naaptim amca modunda dehset icinde bakarken uc cocugu herhalde yeterli bulan adam beste durmustu neyse ki:))

Pazar, Ocak 07, 2007

2007'nin Ilk Yazisi


Ehem, yeni yiliniz kutlu olsuuun demek icin biraz gec mi kaldim ne, ayin 7si olmus bile:) Kafam mesgul da son gunlerde biraz. Niyesini birkac hafta icinde yazarim, henuz erken. Adil zaten kayiplarda, warcraftla yatip warcraftla kalkiyor:) Yilbasi yazisi kaynamis gitmis boylece arada, idare ediverin artik. Yeni yilin ilk yazisi da tam bana uygun olarak bogaz ustune:))

Havalarimiz bir guzel bir guzel sormayin. Sanki Nisan basindaymisiz da artik yazliklari cikarma zamani geliyormus yavastan gibi bir ruh hali icindeyim ben de. Nasil olmayayim ki, dun 20 (70 F) dereceydi. Kisa kollu tisortler ve kisa pantalonlarla disaridaydi millet. Hic sikayetim yok valla, surdan direk bahara gecsek gikim cikmaz. Rekor sicakliklara bakarsak daha once de havanin boyle oldugu Ocak aylari olmus burda. Bayagi once (1960) ama olmus mu olmus. Illa kotu bir anlama gelmiyordur belki, dongusel birseydir mesela diye dusunmek istiyorum.

Bugun pasta dekorasyonu ustune bir kursa basladim. Yakinimiza Michaels acildi. Michaels, el sanatlari ve hobi malzemeleri satan bir magaza. Gun icinde, arada da aksamlari, bazi kurslar veriyorlar. Hem yetiskinlere hem cocuklara yonelik kurslari oluyor. Kucuk cocuklarin anneleri ile katilabildikleri aktivite saatleri de var. Hosuma gidiyor boyle seyler. Bu da boyle bir etkinlik. Pazar gunleri ikiser saat, dort hafta surecek. Cok temel bir kurs bu. Ileri asamali olanlari da var ama hepsi hafta ici maalesef. Aksam da olsa bana gore cok erken saatte basliyorlar. Soyle 8'de falan baslayani lazim bana:) Belki onumuzdeki aylarda onlardan birini de haftasonuna koyarlar. Balcayla beraber gidiyoruz. Konuskan, cok tatli bir ogretmenimiz var. Bugun o yapti biz izledik, haftaya da biz yapacakmisiz. Kek ve icing (turkcesini bilmiyorum) yapip goturecekmisiz, orda da susleyecekmisiz. Cok eglenceli olacak. Icing iyi hos da cok pudra sekeri kullaniliyor yahu. Tatliya bayilmama ragmen evde yaparken sekerden ve yagdan bayagi caliyorum, yerlerine pekmez gibi daha saglikli alternatifler bulmaya calisiyorum, hem o zaman daha az vicdan azabi duyarak daha fazla yiyebiliyorum hehe:) Resimdeki kucuk bir kek ve onu kaplayacak icing icin 450 gr pudra sekeri kullanildi. Demek ki neymis, bundan sonra icingli bir pasta yerken icing bir kenara itilecekmis:))

Cumartesi, Aralık 30, 2006

World of Warcraft


Bugun Cumartesi, saat sabahin 7si ve ben ayaktayim. En son ne zaman bir Cumartesi bu kadar erken uyandigimi hatirlamiyorum bile. Niye mi? 2 hafta once World of Warcraft oynamaya basladigim gunden beri, hemen her gece en erken 2'ye kadar oyuna takildigim icin vucut alismis herhalde :)

Oyunun turu MMORPG (Massive Multiplayer Online Role Playing Game - Al iste becerebilirsen Turkce karsiligini bul :) Murat Uygur okuyorsa, yorumlara yazar ne demek oldugunu, benden pas!)

En son Turkiye'de dayimi ziyarete gittigimizde, 11 yasindaki kuzenim, Olgu Esmer, gostermisti bana. Oyunu satin alip online sunucular uzerinde oynuyorsunuz. Saniyorum kendi sunucunuzu kurup arkadaslarinizla oynamaniz mumkun yoksa oyunu yazan sirket, Blizzard'a aylik ~15$ gibi bir rakam oduyorsunuz.

Bu oyun sadece basit bir oyun degil, milyarlarca dolarlik eglence endustrisinde onemli bir kalem. "Massive Multiplayer" denmesinin sebebi, milyonlarca insan oynuyor bunu. Cocuklarin oynadigi bir oyun sanmistim ama anne baba cocuk, ailece oynayan insanlarla tanistim oyunda. Dun aksam takim oldugum kisi 57 yasinda bir babaanne! Inanilmaz takinti yapiyor ('addictive') ve oyuncularin da para kazanabildigi bir oyun.

Nasil mi? NPR'da (National Public Radio - Ulusal Halk Radyosu) bir programda bu oyun hakkinda kitap yazan biri ile soylesi yapiyorlarken rastgeldim. "I know a couple of people who makes 6 figure out of this game - Bu oyundan 6haneli (> 100,000$) gelir elde eden bir kac kisi taniyorum" dedi. Nasil yani diyeceksiniz. Once oyunu birazcik anlatayim, sonra aciklamasi daha kolay olacak.

Oncelikle ne tur bir 'karakter' oynamak istediginizi seciyorsunuz. Oyunda, birbirinden nefret eden iki grup var: Alliance and Horde. Mesela benim yarattigim karakter Alliance grubundan Human ("insan"). Yanda gorebileceginiz uzere "Night Elf, Dwarf, gnome" gibi baska secenekler de var. Tabii bu "Alliance", baska secenekler de var.

Sacinizi, basinizi istediginiz hale getirdikten sonra sectiginiz karakterin rolunu, asil fonksiyonunu belirliyorsunuz. Mesela ben Warrior ("Savasci") rolundeyim. Bu rolu secenlerin en onemli ozelligi, 'dayanikli olmalari'. Ileriki safhalarda grup halinde 'akin' yapildiginda savasciya cok onemli bir is dusuyor, rakipleri kendi uzerinde cekip, arkadaslari saldirirken, gogsunu siper edip rakiplerin verdigi zarara karsi dayanabilmek. Karakteri olusturur ve silahlarini secerken onun "tank" gibi olmasi icin defans agirlikli ogeleri secebiliyorsunuz. Iyilestirici (Paladin), sihirbaz (magican), avci (hunter) vs. gibi baska roller de var ve hepsinin guclu ve zayif yonleri var.

Neyse, oyuna 1. seviyeden basliyorsunuz ve cok basit silahlariniz var. Diger oyunculara karsi degil de, normal, canavarlara karsi savasmayi sectiginizi dusunelim. Geliyoruz oyundaki onemli konseptlerden birine... Nasil daha kuvvetli olacaksiniz? Basladiginizda, diyelim 100 puan sagliginiz var. Savasa girdiginizde, canavarlar size zarar veriyor ve sagliginiz dusmeye basliyor. Sifira duserse, bir "ahhhhh" sesi ile ruhunuzu teslim ediyorsunuz.

Yok eger siz galip gelirseniz, 2 sey kazaniyorsunuz: Tecrube (eXPerience) ve o canavar ne 'dusurdu' ise: para, silah, yemek vs. Savasa savasa tecrubenizi arttiriyorsunuz ve belli bir tecrubeye ulasinca seviyeniz artiyor. Her seviye atladiginizda, yeni seviyedeki tecrubeniz sifirlaniyor ve puan toplamaya basliyorsunuz.

Hizli puan kazanmanin yollarindan biri, size verilen "quest" leri (Uygur, Turkcesi neydi? 'odev' diyelim simdilik) tamamlamak. Bu odevleri tamamladiginizda hem yuksek puan aliyorsunuz hem de guzel bir hediye (para, silah, vs.) Seviye atlamak gittikce zorlasiyor. Seviyeniz arttikca, aldiginiz odevlerde guclesiyor, sizin seviyenizde ya da daha yuksek seviyedeki canavarlarla bogusmak durumunda kaliyorsunuz. Genellikle tek basina gitmek imkansizlasiyor ve hep birileri ile takim olup grup halinde savasiyorsunuz.

Iste bu noktada isin icine gercek para giriveriyor. Insanlar, bu canavarlardan dusuveren hediyeleri gercek para karsiliginda e-bay'de satiyor. Simdi, nasil yaaa? niye insanlar bunlara para veriyor diyeceksiniz? O kismi aciklamasi zor. 700$ verip oyunda bulunmasi cok cok ender bir kilici satin aldigindan bahsediyordu bir adam bu NPR'daki programda. Isin ilginc tarafi, bunu satin alan adam saati 6$lik islerde calisan biri. "Beni mutlu etti, mutlu olmak icin yasamiyor muyuz?" diyordu eleman.

Baska? Karakter transferi var. Yani bir oyuncu, baska bir oyuncuya olusturdugu bir karakteri satiyor. Gece gunduz oynadigim halde ben 22. seviyedeyim. Artik bir seviye atlamak bir kac gunluk is ve gittikce zorlasiyor. En ust seviye olan 60a ulasmak aylar aliyor. Arkadaslari ile birlikte oynayan biri, geri kaldiginda kendi kotu hissedip solugu e-bay'de alabiliyor.

Bazen bakiyorsunuz, 10larca kisi var ve bu karakterler 'calisiyorlar'. 'Calismak' kavrami soyle bir sey. Mesela 1.seviyedesiniz. Canavarlarda 1.seviyede ve teker teker saldiriyorlar size, ileriki seviyelerdeki gibi toplanip gelmiyorlar. Dolayisiyla rahatca galip geliyorsunuz ve para biriktirmeye basliyorsunuz.


Bazi girisimci Amerika'lilar, Meksika'dan, Cin'den birilerini oyuncu kiraliyor ve bunlara aylik para oduyorlar. Bu 'caliskan' isciler bikmadan usanmadan siz oldurunce tekrar tekrar oyunun yeniden canlandirdigi canavarlari oldurup para kazaniyor ve sonra onlari kiralayanlara aktariyorlar. Sanal para, gercek paraya donusuyor...

Velhasil, warcraft dunyasi, heyecan dolu yari sanal, yari gercek harika bir fantazi dunyasi... Uykusunu seven hic kimseye tavsiye etmem, ben oyunuma donuyorum :)

[DUZELTME]
Olgu'cum duzeltti, bana oyundan bahsettiginde 11 degil 13 yasinda imis. Ozur diler duzeltirim :)

Perşembe, Aralık 28, 2006

Film: The Wooden Man's Bride

Film yazmamisim ne zamandir. Ha bugun ya yarin derken kaliyor film yazilari. Uzakdogu filmleri ilgimi cekiyor hep. Bu da onlardan. The Wooden Man's Bride (Wu Kui) 1994 yapimi bir film. 1920'lerde Cinin kirsal kesimindeki hayati, gelenekleri, yasam tarzini anlatiyor. Gelenekler cok cok cok onemli, onlara gore ve onlar icin yasiyorlar (tanidik geliyor degil mi). Koylulerden birinin kizi aganin ogluyla evlenecek, torelerin gerektirdigi sekilde kendi evinden alinip deveye bindirilerek gelin gidecegi koye goturulurken haydutlar yollarini kesip gelini kaciriyorlar. Gelini teslim etmekle yukumlu Kui canini tehlikeye atip gidip gelini haydutlarin elinden kurtariyor. Bu arada olayi haber alan damat da gelini kurtarmaya gitmek isterken kendi silahinin patlamasiyla oluyor. Bu durumda gelin kendi koyune donebilir aslinda ama damadin kati kurallari olan annesi dugunun gerceklesmesi icin israr ediyor. Kizin babasinin agaya borcu oldugu icin onlar da karsi cikamiyorlar. Olen oglunun anisina agactan kaba bir heykel yaptirip kizi onunla evlendiriyor ve omrunun sonuna kadar artik oglu yerine gecen bu heykele sadik kalmasini istiyor.

Agactan bir heykelin karisi olmak zorunda kalan Young Mistress (gelinin adi o artik, herkes ona boyle hitap ediyor) defalarca isyan etse de bir ise yaramiyor, kayinvalide boyle yasayacaksin diyor baska bir sey demiyor. Kaciyor ama colun ortasinda birkac evden olusan bu yoksul koyde gidecek hicbir yer yok, yakalaniyor. Bu tur her tesebbusten sonra ustundeki baski biraz daha artiyor. Onu haydutlarin elinden kurtardigi icin odul olarak kendisine ciftlikte is verilen ve kizin umutsuz halini uzaktan izleyip onun icin uzulen Kui ile yakinlasiyor en sonunda. Ama bunun aciga cikmasinin bedelini cok agir oduyor. Sonunu da anlatmayayim artik, belki izlemek isteyen cikar.

O donem Cin kulturunu basariyla anlatan bir film. 7.5/10

Gecenlerde New York Times'da okudugum bir makale geldi aklima filmi seyredince. Cinin kirsal kesimlerinde oglu veya kizi bekar olenlerin onlari baska olulerle evlendirmelerine dair bir yaziydi. Geleneksel Cin inanislarina gore evlenmeden gecen bir omur tamamlanmamis bir omur ve bekar bir erkek, olu de olsa, evli degilse cok mutsuz oluyor. Olumden sonra da yasam olduguna inanildigi icin bu aileler icin kabullenilemiyecek birsey, kendilerini sorumlu hissediyorlar. O yuzden de kizi olmus ailelere para verip evlilige ikna ediyorlar. Sonrasinda tabutlar yan yana konup ciddi ciddi dugun toreni de yapiliyor. Kiz ailelerinin derdi biraz daha baska. Geleneklere gore kizlarin babanin aile agacinda yeri yokmus, kocasinin aile agacinda yer alabiliyormus ancak. Kizlarinin toplumda bir yer edinmesi kaygisini guden aileler kizlari evlenmeden olurse gelin arayan olu erkek ailelerine baslik parasi karisiligi veriyorlarmis kizlarini.

Cin'in tek cocuk politikasi yuzunden kiz cocuk dogacagini anlayan ailelerin cogu aldirmaya basvurdugu icin evlenecek yasta kiz sayisi da ozellikle kirsal kesimde oldukca azalmis. Kacabilen buyuk sehirlere okumak ya da calismak icin kaciyormus zaten. Kalan kizlar da sayilari az oldugu icin cok degerlenmisler, cok pahalilarmis. Gelin tacirleri varmis hatta, kacirdiklari kizlari baska koylerde gelin olarak satiyorlarmis. Yoksul ailelerin ogullari hayattayken gelin bulmalari iyice zor oluyormus yani. Cok cok fakir olanlar da ogullarinin tabutunun yanina gelini temsilen bir dal dikiyorlarmis.

Bu gelenek sadece Cin'e ozgu degilmis aslinda. Dogu Avrupa ulkelerinde, 19. yuzyilda Ingiltere'de de olmus. Cinin kirsal kesimlerinde hala suregelen bir uygulama ama bu. Bunu devam ettiren baska toplum kalmis mi onu da arastiracagim bir ara, merak ettim:)

Pazartesi, Aralık 25, 2006

Olanlar Bitenler


Noeldi yilbasiydi derken tam tatil moduna gectim ben. Herseyden elimi ayagimi cekme modu oluyor bu benim icin. Yayilip film izleyeyim, dergi kitap okuyayim, belki biraz (cok degil ama az) yemek denemesi yapayim, arkadaslarimla takilayim...Bugun tatiliz mesela noel diye. Yarin oburgun ise gidip yine tatil moduma kaldigim yerden devam edecegim ondan sonra:))

Havalar hala cok guzel. Bu hafta da oyle olacakmis. Karsiz noel mi olur diye burun kiviranlar var tabi. Ben memnunum halimden, usumeyi hic ama hic sevmiyorum.

Cuma aksami canim arkadasim Elif'le komsu kasaba East Rutherford'da bara gittik. Daha once de bahsetmistim, Rutherford'da icki satisi var ama bar yok. Kasabamizin merkezinde bir tren istasyonu var. Istasyonun bir yani Rutherford, bir yani East Rutherford:) Tam da kosede Blarneys var. Lokal, hemen herkesin birbirini tanidigi barlardan biriydi. Yemek yemek isteyenler icin restaurant kismi da var. Biz barda zorla da olsa oturacak yer bulduk, ardindan gelsin biralar gitsin martiniler. Yuruyerek geldigimiz icin araba kullanma derdimiz de yoktu, kakara kikiri donduk eve sonrasinda.

Cumartesi Numanlardaydik. Emine'ler de geldi. Kyoko iyice asmis artik, dolma sarmis, nefis olmuslardi koca tencereyi bitirdik resmen. Masaya raki gelince sofor ilan edildim otomatik olarak. Anason kokusuyla aramiz bir turlu duzelmedigi icin raki icemiyorum hala. Icenler 1.5 siseyi devirdiler ama:) Gece ilerleyen saatlerde Numan gece orda kalmamizi teklif etti. Sabah zaten sehre inmem gerekiyordu benim, zaten geceyarisini gecmis, git sabah tekrar gel cok gozumde buyudu, orda kaldik. Fotograf makinamiz takildi kaldi aksam. Bozulduguna kanaat getirmistik ugrasip ugrasip cekme dugmesini kipirdatamayinca. Sabah Adil farketti ki kosede birbombe olusmus, oraya takiliyormus. Haftasonuna ait hic fotografimiz yok bu yuzden.

Sabah Yagmur'la nerdeyse iki aydir hadi diye ayaklandigimiz ama bir turlu yapamadigimiz dim sum etkinligimizi gerceklestirdik. Sonunda:) Dim sum icin tercihim Golden Unicorn oluyor genelde. Yagmurun cinli bir arkadasi Golden Bridge'i onermis, oraya gittik. Yukari ciktik ki bir sira var kapida inanilir gibi degil. Sira sira sandalyeler koymuslar millet elinde numara yazili bir kagit bekliyor. Sandalyeler dolmus ayakta da bayagi insan var. Gozumuz bayagi korkmus bir halde numara veren kizin yanina gittik, iki kisi misiniz hemen gelin diye bizi iceri aldilar, inanamadik. Masalar genelde 6 kisilik oluyor, 3 kisinin oldugu bir masaya oturtulduk. Disarida bekleyenler kalabalik gruplarmis. Koca salonda Uzakdogulu olmayan cok az kisi vardi. Minik el arabalari icinde servis ediliyor yemekler, bakip begenip aliyorsunuz. Masanizdaki kagida damga vuruluyor aldiginiz her tabak icin, cikarken de ona gore hesaplaniyor ucret. El arabalariyla dolasan kadinlar Ingilice bilmiyordu yalniz, neyin ne oldugunu anlayana kadar canimiz cikti. Arada anlamadigimiz seylerden de aldik tabi denemek adina. Tika basa doyduk ama off supermis bunlar diyemedik yedigimiz hicbirseye. 1-2 yer daha var denemek istedigimiz, ona gore siraya koyacagiz dim sum yerlerini:)

Ahhh, teyze oldum ben yine:)) Sevgili arkadasim Mina ha bugun ha yarin derken Cuma gecesi dogum yaparak Maya'yi katti aramiza. Dim sum cikisi ziyarete gittim nar tanesini. Pek sevimliydi ama fotograf makinamiz sayesinde Maya'nin da hic resmini cekemedim:( Sali sabahi eve cikiyorlar artik oraya gidip cekecegiz.

Pazar, Aralık 24, 2006

Jerome Murat

Bana e-maille gelen asagidaki pandomim gosterisini cok begendim. Tabii bana gelirken gorun bakin Turk gencinin Fransa'daki inanilmaz basarisi filan diye geldi ama sanatci Turk degil, Fransiz'mis. Saniyorum soyadindan dolayi cikiyor karisiklik.

Wikipedia'da baktim, Nepal krali Joachim Murat varmis tarihte mesela. YouTube'da biri de bahsetmis zaten, Murat eski bir Fransiz soyadi imis. Oole iste.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

Kis (Oncesi) Piknigi


Havalar muhtesem gidiyor. Benim gibi soguk sevmeyen biri icin bu cok mutluluk verici, ne de olsa bahara bir gun daha yaklasmis ve o gunu buz kesmeden gecirmis oluyoruz:) Son besyuz yilin en sicak Aralik ayini yasamakta oldugumuza dair soylentiler bile var. Bir yandan yasasin bugun de sicak modundayken bir yandan da arkasindan nasil sert bir kis gelecek acaba tedirginligi icindeyiz. Cok gulme aglarsin mentalitesi nasil islemisse icimize artik. Yarin gercege donuyoruz gerci yavastan, 16F birden dusecek hava sicakligi. Hazir hava sicakken tadini cikardik biz de son bir piknikle.

Cumartesi biricik organizatorumuz, sevgili arkadasimiz Gilda geldi. O ugrasip her 2-3 ayda bir organizasyon yapmasa bizim bulusma plani falan yapacagimiz yok topluca. Herkes kendi arkadaslariyla sikca gorusuyor zaten de boyle NY'da calisan Turklerin topunun bir araya gelmesi Gildacigimin hadi demesine bakiyor:)) Emine ve Murat da geldiler guzel bir kahvalti ettik. Alphosun dorduncu gunde hala dusmeyen atesi icin doktora gitmeleri gerektiginden fazla kalamadilar. Biz sohbetimize tam gaz devam ederken daha o sabah aldigi arabasiyla Balkir geldi. Uzuuun suredir hadi ehliyet al artik diye basinin etini yedigimiz Balkircim ehliyeti almakla kalmayip bir de Audi aldi uzerine. Gule gule kullan canimcim:)

Aksama dogru acikma sinyalleri bitmek bilmeyen bir yemek muhabbeti seklinde kendini gosterince Enginar'a gittik yemege. Hos bizim, ozellikle benim, bogaz muhabbeti yapmamiz icin acikmamiz gerekmiyor:) Gittikce daha cok hosuma gidiyor burasi, mezeler gene cok guzeldi. Pide ise superdi. Hala ismini ogrenmedik calisanlarin, ayip oluyor biraz onlar bizi tanidi artik cunku. Bir dahaki sefer icin not edeyim kendime, adlari sorulup ogrenilecek! Yemek sonrasi Gilda ve Balkir ayrildi, biz Eda ve Murati alip Montclair'e Babel'i seyretmeye gittik.

Pazar sabah (daha dogrusu oglen) piknik icin hazirliklarimizi tamamlayip Rutherford parkinda bulustuk. En yakin mangalli park orasi. Yolda vakit kaybetmek istemedigimiz zamanlar icin cok ideal bir secenek oluyor. Ama cok az masa oldugu icin yazin yer bulmak o kadar da kolay olmayabiliyor. Dun bombostu biz gittigimizde piknik masalari. Resimden de goreceginiz gibi ortalik gayet kel. Aaahh yaz dedim yine. Yine de guzel oldu. Biz mangalla ugrasirken biraz ilerimizdeki masaya da bir grup geldi. Onlar tam tesekkullu ciktilar yalniz, testere getirmisler:)) Cok kalin olmayan ama ince de sayilmayacak agac dallarini dakikalarca ugrasip testereyle kestiler ve mangallarini onlarla yaktilar. Azimlerini cok takdir ettik valla.

Pazar, Aralık 17, 2006

Yeni Yil Partisi


Cuma aksami sirletin yilbasi partisi vardi. Tum partilerimiz ayni yerde oluyor bizim. Tam karsimizdaki binanin altinda Ashtons Bar & Restaurant var, takilmis plak gibi her yilbasi partisi icin ordayiz. Yedik ictik, biraz daha yedik biraz daha ictik. Sirkette cok ciddi duran kelli felli adamlarin birkac kadehten sonra nasil sen sakrak konuskan olduklarini gormek cok eglenceli. Hediye dagitimimizi da yaptik her yil oldugu gibi. 2-3 hafta oncesinden cekilis yapiliyor sirkette, herkes kimi cektiyse ona bir hediye aliyor ama paketin uzerine kendi adini yazmiyor. Hediyenizi kimin aldigini bilmiyorsunuz boylece. Erken baslayip erken bitiyor sirket partisi.

Partinin sonlarina dogru bizim gruptakilerle oturmus kakara kikiri muhabbet ederken nargile konusu acildi. Yaklasik 5 dakika sonra taksiye dolusmus Maia'ya giderken bulduk kendimizi. Nargile diyince hep soyle minderler yastiklar rahatca yayilabilecegin bir mekan dusluyorum ama henuz oyle bir yer gormedim New Yorkda ve New Jerseyde. Tahta sandalyelerde oturup nargile icmek hic zevkli degil bence. Ilk kez nargile deneyenlerden Jamie'nin performansi bayagi iyiydi, kirk yillik icici gibiydi hatun valla. Mike yuzunden gulmekten yere dusuyordum ama. Dumani icine cekmis ama sonrasinda ne yapmasi gerektigini bilemeyen bakislari, oksurup durmasi cok guldurdu bizi. Orda uzunca bir sure oturduk, muzige oturdugumuz yerden salinip eslik ettik, ama sahneye yakin oturmus olunca bir sure sonra birbirimize sesimizi duyuracagiz diye bagirip durmaktan yorulduk. Ben boyle biraz fazla bagirmayayim zaten hemen sesim gidiyor. Gece donerken gayet kart bir sese sahiptim:)

Joseph Le Souk'a gitmeyi onerdi. Bu aralar pek hot galiba burasi, Gildaya da bir sonraki partiyi Le Soukda yapalim diye oneriler gelmis, nargile icmeye gittik dedigim bir arkadasim Le Souk'a mi gittiniz diye sordu falan. Joseph daha once de gelmis buraya, yemege gelmis hatta, cok pahaliydi dedi. Minimum bir sise sarap vs actirman zorunluymus, onun da sisesi $200-$300'den falan basliyormus. Ben onun yalancisiyim valla. Gittik acaip kalabalik tabi. Misirli bir yer oldugundan muzikler de oyle. Bir de zenne vardi insanlari gaza getiren. Pek kotu dansediyordu bence ama varligi yetiyor gibiydi milletin cosmasina. Biz de once bir kenarda sonra pistin ortasinda doktuk kurtlarimizi. Ust kata cikip da bakamadim nasil diye, o kalabalikta obur uctaki merdivenler cok ulasilmaz gorunuyordu:) Adilcim sagolsun cikista geldi aldi beni ve Jamie'yi, o saatte jerseye otobus var midir, kimbilir kactadir gibi dertlerden kurtardi bizi. Jamie bize 10 dakika uzakliktaki Clifton'da oturuyor. Manhattanda oturanlar icin hava hos tabi ama biz sehir disindan gelenlerin gece donus problemi var, belli bir saatten sonra otobus ya yok ya da cok seyrek var.

Fotograf makinasini evde unutmusum, resimleri ashtonsin web sayfasindan aldim.

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Blogger Beta Tasinma Islerine Devam

Blogger Beta tasindiktan sonra, bir takim degisiklikler yapmamiz gerekti. Hala beta yazilim oldugu icin bazi gariplikleri var. Ornegin Bezen'in kullanici adi gorulmuyor, sadece benim ki var (sag tarafta "Biz" yazan yerde).

Ote yandan yeni blogun Arsiv goruntulemesi cok hos. Sanirim, sizin de hosunuza gidecektir. Arayuzu Turkce'lestirdik bir parca. Her seyi Turkce yapamadik gerci ama eskisinden daha iyi.

'Labels', ya da Turkce'lestirdigim haliyle 'Konular'/'Basliklar' yeni bloggerin bir ozelligi. Yazilari kategorize etmeye yariyor. Tam benim bayilacagim bir ozellik. Bir yandan da ogreniyoruz, acemilik var tabii.

415 tane yazi girmisiz bugune kadar. Dun ve bugun sanirim 4 saate yakin vakit harcadim kategorize etmek icin. Hala, son halini vermis degiliz, dolayisiyla degisiklikler olabilir. Yan tarafa bir goz atip, gormek istediginiz bir konu basligi varsa yaziverin lutfen...

Salı, Aralık 12, 2006

Para para...


Bugun sabah sirkete vardigimizda, beklendigi uzere sirketin tepesindekilerden bir mesaj bulduk telefonlarimizda ve e-maillerde. Bizim sirket Wall Street tarihinin en buyuk yillik karini ederek, yeni bir rekor kirmis yine.

Gecen yil ayni son 3 aylik donemde sirket 1.63 milyar $ kar etmisti, bu yil ise 3.1 milyar $ kar etmis. Sirketin yillik kazanci ~38 milyar $, net kari ise ~9.4 milyar dolar olmus. 3 ay onceki "Zenginin mali..." baslikli yazimda, sirketin kar aciklamasinin ardindan hisse senedinin 155$'a ciktigini yazmistim. Ondan onceki donem ise karliligina ragmen hisse senedinin 139$ a dustugunu yazmistim. Bugun de dustu ama dusmus hali 200$.

Bu seferki dususun sebebi olarak artik ekonominin zirve yapmasi olarak gosteriliyor. Emlak piyasasinin 1 yildir iniste oldugunu yazmistim daha once. Emlak piyasasinin ABD ekonomisinde cok ciddi bir yeri var. Yaklasik %3.5'luk GDP'nin (Gross Domestic Product - bizdeki GSMH, Gayri safi milli hasila galiba) $1'lik bolumunu olusturuyor.

Iyimser borsacilar (bulls) ekonominin 2007'de de iyi gidecegini, issizlik rakamlarinin beklenenden iyi ciktigini ve emlak piyasasi haricinde tum gostergelerin pozitif oldugunu soylerken, daha temkinli ya da karamsar konusanlar (bears), surdurulemez ticaret acigindan ve diger gostergelerden bahsederek 2007'de inise gecilecegini tahmin ediyor.

Daha once bir ekonomi kitabini okuyup cok begendigim Selen Altan kardesimizin hocasi Peter Navarro', bu ikinci grupta su anda. Ben de ayni kanaatteyim ama ne biliyorum da ne konusuyorum sanki? Bekleyip gorecegiz!

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Mahkeme kapilarinda surunmek var yaa

Bugun saat 1'de, Jersey City'de mahkemem vardi. Sucum buyuk: 25millik yerde 42'ye cikmisim! Hediyesi ne diye merak ediyorsaniz, azcik sabredeceksiniz...

Efendim, once gaz ve toz bulutu vardi :) Sincik bizim yesil, severek kullandigimiz bir Ford Explorer SUV'miz var. Burda spor araba olarak geciyor (Sport Utility Vehicle), bizim koyde cip derler. Numan abim her gun dunyanin yolunu tepmekten bikip Manhattan'a tasininca ondan ucuza kaptiydik 2.5 sene once.

Arabayi aldigimin ikinci gunuydu. Daha alisamamisiz bile. Otobandan, bizim mahalleye dondum. Gecenin 10u filan. Ilerde isikta yesil azcik bir basmisim gaza. Pat arkamda polis bitiverdi. 25lik yolda 40'la gidiyordun dedi. Yahu zaten otomatik vites, essek kadar motor var. Ben gaza basmasam 25mille gidiyor alet.

Neyse, o zaman East Rutherford'da mahkemeye gidip, savcinin "Sucluyum dersen, puan vermeyecegiz ama para cezasi ikiye katlanacak 250$" teklifini kabul etmistim. Puan olayi cok onemli burda. 8 puanda zaten ehliyetin gidiyor. Bana temizinden 4 puan yazacakti ki sigorta sirketleri primimi arttirip binlerce dolar fazla odetirlerdi. Mahkemeler de bunu biliyor ve herkese ayni muameleyi yapiyor. Bir cesit para makinesi olmuslar yani :)

Gelelim bu seferki cezaya. Asil mahkemem 3 hafta once idi. Ama o gun, senin cezan (ticket) bilgisayara girmemis, diyip bendeki orijinalden bir kopya aldilar (ahhh, ahh salaklik bende :) Sonra da

'makhemeye gelmedin, 10$ ekliyoruz cezana 115$ oldu, 7 Aralik'a kadar odemezsen yakariz cirani"

babinda bir mektup geldi. Haydaa bu ne yaw derken bu sefer mahkeme kagidi geldi.
Tarih 11 Aralik. 115$ odeyecegim bir sey degil de puan yazacak biliyorum. En iyisi mahkemeye gideyim dedim.


Saat 1'de mahkeme salonuna girdim. Icerde 10-15 kisi islemlerini yaptirmis oturuyor. Onumde de 2-3 kisi var. Savci soruyor "Suclu muyum diyeceksin, yoksa sucsuz mu?" (Are you going to plead guilty or not guilty?). Yahu ben sag yaptim, soyle oldu boyle oldu diyene basiyor fircayi.

- "Onu sormadim, cevap ver evet ya da hayir! Sucluyum dersen, bir indirim teklif edebilirim."

Sira bana geldi. "Sucluyum, savci bey kardesim" dedim. "Iyi, otur sen simdi, ben bir abstract'a bakacagim" dedi. Abstract? O ne ki? Herhalde kaydima bakacak...

Yargic geldi, basladi davalar. Bakiyorum, cogunluk hispanik. 3-5 tane siyah ve arap kardesimiz de var. Bir tanesinin durumu kotu. Uyusturucu ile yakalanmis. Daha evvelden de sabikasi var ayni konuda 6 kere. 8 gun hapis yatmis. 5 yil sartli tahliye ve 250$ para cezasi verdi hakim. Klinige tedaviye gitmesi gerektigini ve eger onumuzdeki 5 yilda bir daha yakalanirsa 60 gun (8ini yatmis 52 gun) hapis cezasi yazdi.

Yahu dedim, niye hic beyaz Amerika'li yok? Hani ayrimcilik yapiyorlar desem o da degil. Yanlis yapani durduruyor polis, sonra bilgisayardan bakiyor kimmis neymis plaka diye. Demek ki bu adamlar kurallara uyuyor kardesim...

Neyse saat 3 oldu beni cagirmadi hala. O arada digerlerinin isi bitti. Yargic bir ara verdi. Savci senin abstract'i bekliyoruz dedi. Katip'e sordu, nerde bununki diye. Katip aradi taradi bulamiyor.Kaydolurken orda olan benden aldiklari kopyayi dahi bulamiyor. Savci'ya "yok bu bende kaydolmadi" filan dedi ama savci, yok ben hatirliyorum dedi.

Bu arada, ortalikta Ingilizce konusamayan hispanikler filan var, "abstract'in ne oldugunu bilmeyen var mi?" diye sordu. Ben bir yandan Blackberry'de e-mail yaziyorum sirkettekilere, Times okuyorum filan vakit gecsin diye. Basimi kaldirip, "ben bilmiyorum" dedim.

- "Aaa? Burdan almadin mi ehliyetini, kac yillik ehliyetin var?" diye sordu.

- "5 yillik ve burdan aldim" dedim.

-"E o zaman bilmen lazim. Nedir abstract, var mi bilen peki?" diye sordu oturan digerlerine. Biri

- "Ehliyet sicili" (Driving Record) dedi.

Ben de cikintilik ettim,

- "Ee o zaman ne diye "Driving Record" demiyorlar, abstract'in bir suru anlami var. Matematikte de kullaniliyor, muhendislikte de..." filan dedim.

- "Burda boyle kullaniliyor" dedi.

Ama icinde kalmis 1 dk sonra dondu salak bir cevap verdi:
- "Hem matematikte de bir sorunun tek cozumu yok ki? Daha iyi bir arguman bulman lazim".

- "Tabii, tabii" dedim ama daha da inatlasmayayim, herif birazdan bana indirip yapip yapmayacagini soyleyecek.

Derken iceriye suslu puslu iki hatun ve adam girdi. Biri cikartti fotograf makinesi resim cekmeye basladi. N'oluyor yahu derken, hakim girdi ve bir nikah kiyacagim simdi dedi.

Boolece bir de nikaha sahit olduk. Firsat bu firsat cikarttim makineyi 3-5 resim de ben cektim :) Kizcagiz, "evet " dedikte sonra dondu "cesaretlendirmeniz icin tesekkurler" diye takildi mahkemedekilere. Herhalde dovmezler artik diye alkisladik :)

2 tane siyah hatunun davasi goruldu sonra. Birinin birlikte yasadigi erkek arkadasinin bir cocugu varmis. Cocuk diger kizdan. Bu ikisi pek gecinemiyor anlasilan. Simdiki kiz arkadas, anne icin "Restraint order" cikartmis, 3metreden fazla kendisine yaklasmamasi gerekiyormus. "Benim kapima kadar geldi" diye sikayet etmeye gelmis. Uyari verdiler diger hatuna, bir daha olursa hapse atacagiz dediler...

Saat artik 3:30 olmus. Savci da killandi, gitti icerden benim kayitlari buldu geldi. Hakim'e beni gostererek,

"hemen islemini yapabilir miyiz, kagitlarini kaybetmisler icerde, sabirla saatlerdir bekliyor" dedi.

Velhasil, ciktim hakimin karsisina. Amma ve lakin, savci ile pazarlik etmedik. Haklarimi sayip, sordu hakim:
- "Suclu oldugunu kabul ediyor musun?"
- "Evet!"

Sonra, kendime savunabilecegimi, bir avukat tutabilecegimi filan saydi doktu, ve sordu:
- "Nedir kararin?"
- "Kendimi temsil edecegim"

Efendim, devam etti hakim bey: Daha onceden boyle bir suc islememisim (anaa n'oldu bir onceki hiz cezasi?).
- "Savci indirim istiyor mu?"
- "Istiyorum, para cezasina cevirelim" dedi savci.
- "100$ ceza, 33 dolar mahkeme ucreti, 6 dolar bilmem ne, 250$ surcharge, toplam 389$"

Yahu 250$ surcharge neyin nesi diye sormak istiyorum ama zaten "insaat bolgesinde" yemisim cezayi, baksalar yaziyor orda ve bu yuzden odememi 2 katina cikartmalari lazim, gormemisler, bosver kurcalama di mi?

- "Kabul ediyorum" dedim.
- "Ne zaman odeyebilirsin, su anda odemek sitemezsen, makul bir sure, mesela bir ay oteye atabilirim, 25 gun icinde de itiraz edebilirsin" dedi.
- "Bugun odeyecegim" dedim ve bitti isim. Ciktigimda saat 4 olmustu. Bu saatte ise gitsem, 8'den once cikamam. Nargileci Jamal beni bekler, benim elim Paterson yolunu tutaaar...

Arkadas olabilel miyiz?

Yuce insan Numan abim, bizi Netflix'de arkadaslar bolumune ekledi gecenlerde. Guzel bir olaymis. Simdi biribirimiz istedigi DVD'leri gorebiliyoruz. Bugun Bezen, "bizim netflix e-mailimiz ne?" diye sorunca (kac tane e-mailiniz var diye sormayin, hic acmayalim o konuyu; kocaman bir excel sheetinde tutuyorum listeyi) dedim ki bizi eklemek isteyen dostlara bi guzellik yapayim:

Bizi eklemek isteyenler icin linkimiz budur! Eklemek isteyenlere duyurulur....

Blogger Beta'ya gectik...


Bizde davetiyeyi geri cevirmek yok! Blogger'cum bugun bize "isterseniz sizi yeni blogger'a alalim" diyince, e peki dedi. Iyi bir halt mi ettik gorecegiz. Eger gariplikler gorurseniz, lutfen haber verin, olur mu?

Pazar, Aralık 10, 2006

Bada Bing


Bu haftasonu paso birseyler izledik. Cuma aksamustu Eda baslatti email trafigini: Blood Diamond'a gitmek isteyenler? Parmaklar havada. Ben Persembe gecesinden beri pide sayiklamakta oldugum icin aksamin yemek menusu pide olarak ilan ettim, suc ortaklarim dunden razi kimseden itiraz gelmedi. Pideleri goturduk, saraplarimizi yudumlayip mayistik ve sarinip sarmalanip sinemanin yolunu tuttuk. Havalar simdilik orta karar gidiyor, dondurucu soguklar henuz gelmedi ama cuma gunu cok soguktu. Nisan cabuk gelsin noolur.

Cumartesi oglene dogru lutfen uyandik, ne uyumusuz yaw. Cocuklu arkadaslarimizin tavsiyesiyle henuz firsat varken bulduk mu uyuyoruz valla:) Gozumuzu Sopranos diyerek actik. Adil Sopranos'un 6. sezonunun DVD'sini almisti. Iki kisma ayirmislar bu sefer, ikinci kismin DVD'si henuz yok meydanda:( Ilk kisimda 12 bolum var. Persembe gecesi nerdeyse 1.30a kadar oturup 3 bolum seyretmis ve cuma sabahi surunmustuk ise giderken. Birakilmiyor ki ama, bagimlilik yapiyor resmen. Cumartesi Adil DVD'yle beraber gelen Bada Bing tisortunu giydi, bir heves kaldigimiz yerden devam edip 5 bolum daha seyrettik. Bana kalsa bitirirdik kalanlari da, Adil aciktigimizi hatirlatip zor kaldirdi beni ekran basindan. Oglen kalkinca aksam oluvermis tabi. Cikip yemek yedik, nargile sefasi yapip haftanin ikinci filmine, Apocalypto'a kosturduk.

Bugun Adili kandirip (hic zor olmadi:)) tekrar Sopranosun karsisina oturttum. Kalan 4 bolumu de izleyip ilk kismi tamamladik, ohh be rahatladik. Bundan sonra soyle olur boyle olur diye bilimum spekulasyon uretmis durumdayiz, bakalim tutturabilecek miyiz.

Gelelim filmlere:

Film: Blood Diamond

Leonardo DiCaprio birbirinden iyi filmlerde rol aliyor son zamanlarda. Cok iyi rol yapiyor. Bu filmde de harika. Aksanli konusmasina hayran olduk. Yer Sierra Leone, 1990'larin sonlari. Ulke sefaletten, fakirlikten kiriliyor. Ic savas tam gaz suruyor. Isyancilar kacak elmas satisindan buyuk kar elde ediyor. Askerler isyancilara karsi oldukca gucsuz bir konumda, birsey yapamiyorlar. Isyancilar koyleri, sehirleri basip calisabilecek durumdaki erkekleri elmas madenlerine, kucuk erkek cocuklarini askere almak icin esir ediyor. Kalanlar da ya olduruluyor ya da yonetime oy veren elleri kesiliyor. Esir edilip zorla madende calistirilan, bu arada kanli elmas olarak adlandirilan buyuk bir elmas bulup bunu ailesine kavusmak icin kullanmayi dusunen Sierra Leone'li Solomonla bu elmasi yeni bir baslangic firsati olarak goren hirsli, cikarci parali asker Danny'nin iliskileri, yolculuklari, kisilik catismalari anlatiliyor. 8/10

Cocuk askerlerin durumu da gozler onune seriliyor bu arada. Cogu ac ve kisiligi oturmamis bu cocuklarin guc, gozboyama ve uyusturucu ile ne kadar kisa surede ailesini bile tanimayan acimasiz katillere donusturuldugunu gorunce irkiliyor insan. Cocuklarin dogasinda var acimasizlik, bu konuda beni en cok etkileyen film Lord of the Flies (Sineklerin Tanrisi) idi. Filmi de kitabi da cok guzeldi, cok carpiciydi.

Film: Apocalypto

Maya uygarliginin son zamanlari. Alabildigine yesil ormanda baris icinde huzurla yasayan kendi halinde bir kabile. Bir gece sabaha karsi herkes uyurken kabile saldiriya ugrar, pek cok kisi oldurulur, kalanlar esir alinir. Kole olarak satilmak ve tanrilara kurban edilmek uzere sehre goturulen bu esirlerden birinin geride, bir kuyuda, biraktigi ailesini kurtarmak icin kacisi ve onu oldurmek icin pesine dusenlerden kurtulma cabalari. Kacma/kovalama sirasinda etkileyici sahneler var. Kan govdeyi goturuyor biraz haliyle ama guzel bir film, biz begendik. 7.5/10

Perşembe, Aralık 07, 2006

Kitap: 'Tis

'Tis (1999), Daha once bahsettigim "Angela's Ashes" ile 1997 Pulitzer odulunu kazanan Frank McCourt'un 2. kitabi. Ben yaklasik 1 yil once son kitabi "Teacher Man"i okumustum. Bu kitap ilkinin kaldigi yerden, Frank McCourt'un 19 yasinda yeniden ABD'ye donusu ile basliyor ve 1985'de anne ve babasini topraga vermesi ile son buluyor.

Angela's Ashes kitabini aktarirken, Frank'in babasinin, Frank 11 yasinda iken 1941'de para kazanmak icin Ingiltere'ye gittigini ancak alkolik babanin, aclik ve sefaletten surunen, kilise kapilarinda dilenen esine ve cocuklarina para gondermek yerine, barlarda parayi yedigini yazmistim.

Baba, sadece 1 kez onlari gormeye geliyor ama onda da 1 gece kalip ertesi gun kah otostopla, kah yuruyerek, Ingiltere'nin yolunu tutuyor. Kitap'ta babadan bir daha bahsedilmiyordu. Bu kitapta, babanin onlari kaderlerine terkettigi yaziyor.

Frank ABD'ye geldikten sonra, kendisi ile ayni gemideki bir rahip ona yol yordam gosteriyor, is buluyor. Sudan cikmis baliga donen ve her firsatta kendini rezil eden Frank'in banyodan ciktiktan sonra yerdeki paspasi havlu sanip kurulanmasi gibi bir ton komik hikayesi var. Irlanda asilli rahip, kitapta sikca bahsedildigi uzere Irlanda Irkinin bas belasi ickiyi fazla kacirdigi bir gun Frank'e sarkintilik edince, bizim ki kendini disari atiyor ve parklarda uyuyor.

Limerick,'te cektigi eziyelerden sonra Amerika'da yasadiklari hafif kaliyor tabii. Demokrat parti o donem, cogu Irlanda'li "Gemiden cikanlara" destek oluyor. O da bu sayede issiz kalmiyor ama Kore savasi cikinca, gozleri bozukmus, disleri curukmus demeden askere aliyorlar.

Askerliginin cogunu Almanya'da geciriyor. Burda daktilo yazmayi ogreniyor ki sonradan bu cok isine yarayan bir meziyet oluyor. Limanlarda calisiyor, kazandigi uc kurusu ailesine gonderiyor. Bir tavsiye mektubu ile lise mezunu olmamasina ragmen, New York Universitesinde Egitim Fakultesine kaydoluyor ve ogretmen oluyor.

Ogrenciligi esnasinda, herkesin basini cevirip baktigi sarisin "Alberta Small" ile tanisiyor. Alberta, New England'da buyukannesi tarafindan yetistirilmis bir protestan (bizimki Katolik tabii ki). Baslarda Alberta'nin kendisi ile ilgilenmesi bile buyuk bir olay iken, belkide cocuklugundan kalma "gariplikleri" hayatinin bu bolumunde onun tam bir yetiskin gibi davranmasini engelliyor. Iliskileri bir iyi bir kotu, ayrilip barismalarla geciyor. Alberta evlilik lafini actiginda Frank kaciyor ama onsuz kalinca da yeniden bir araya gelmekten baska bir sey gormuyor gozu. Bu arada ara ara, barlara takiliyor, babasi gibi alkolun etkisinde Alberta'yi ihmal ediyor, bulusmalarina gitmiyor ya da kor kutuk sarhos gidiyor...

Daha once bahsetmistim, bu sirketteki ilk patronum Irlanda'li. O da Limerick'ten. Birayi sevmesi, kiz arkadasinin evlilik lafini duyar duymaz "na na na na naa naaa" diye tavana bakmasi filan geldi aklima kitabin bu bolumlerini okurken.

Kitap 37 yillik bir donemi kapsiyor ve kimi yerler boluk borcuk, kopuk kopuk anlatiliyor. Kardeslerinin tumu ve sonra da annesi Amerika'ya gelip yerlesiyor. Ilk kitabinda, anneannelerinin Frank 14-15 yaslarinda iken evden atildiklari gun, onlari kuzenlerinin evine goturdugunu ve yagmurda sirilsiklam islanip zaturreden oldugunu yaziyordu. Frank bu donemde etrafinda olan bitenin farkinda ve annesinin, evsahipleri ile ayni yatagi paylasmasini kendine yediremeyip evden ayrildigini ogreniyorduk.

Belki hayati boyunca bunu unutamiyor Frank ve icin icin annesine kiziyor. Aralarindaki iliski sicak-soguk, tarifi zor. Babaannesi hastalandiginda, Frank kucuk kardesi ile Irlanda'nin yolunu tutuyor ve Belfast'ta babalarini goruyor. Baba ayni baba. Annelerinin ahlaksizligindan dem vuruyor ama kendi alkolikliginin yarattigi rezaleti gormemezlikten geliyor. Babasini seviyor Frank ama cocuklugunda hastanede iken bir kere kendisine sarildigini hep aklinda tutuyor ve sabah sogukta kalkip babasi ile ocagi yaktigi, cayi koydugu gunlerdeki o kisacik zaman dilimini bile ozluyor. Onun hatirina bir kac kere Belfast'a gidiyor, babasinin kendisini tanimamasini bile icine sindiriyor.

Bir ara, guya artik icki icmeyen baba, Amerika'ya geliyor ve anne ile yeniden birlesmeyi teklif ediyor. Yaslilik ve yalnizliktan bikmis anne, buna sicak bakiyor ama baba ilk firsatta eve kor kutuk sarhos gelince, bu umutta yok oluyor. 1984'de babalarini ondan kisa bir sure sonrada annelerini kaybediyorlar.

Annelerinin cenazesini anlatiyor uzun uzun Frank. Nasil cenazenin basinda olenin ardindan onun sevdigi ve nefret ettigi (cunku oldugunu bilmenin en kesin yolu bu diyor) sarkilari soyluyorlar. Goz yasi dokmek yerine kadehlerin kaldirilip, sarkilarin soylendigi bu rituel anlasilmaz geliyor disaridan bakanlara elbette. Anne, Irlanda'da gomulmek istedigini vasiyet ettiginde, "senin kilonda birini burdan oraya gondermek bir servete malolur" diyor Frank. "O zaman, kucultun" diyor annesi. Kotu gorunumlu, bulabildikleri en ucuz tabuta koyuyorlar annelerini cenaze gunu. Sonra da yakiliyor ve kullerini bir kac yil sonra Irlanda'da gomuyorlar.

Hikayelerin bir kismi 1. ve 3. kitapla ortusuyor. Ama 3. kitapta bu kitapta pek gecmeyen askerlik, ogrencilik ve ogretmenlik anilarini da aktariyordu. Kitapta Frank McCourt, butun ciplakligi ve ezikligi ile cikiyor karsimiza yine. Kitap karmasik duygular uyandirdi, ara ara "babanin halini gordun, nasil ayni duruma dusebiliyorsun "dedim. Evliliginden bir cocugu oluyor ama sonrasinda 3. kitaptan biliyoruz ki bosaniyor (su anda 3. karisi ile yasiyor hala). Belki kimsenin cesaret edemeyecegi bir ciplaklikla anlatiyor kendini. Sadece bunun icin bile olsa takdir etmek gerek.

Zaman yok anacim...

Bugun oturup gecen hafta bitirdigim `Tis kitabini yazacaktim. Amma ve lakin, acil bir is cikti; sirkete baglanip calismam gerekti. Saate bakiyorum, gece yarisini gecmisiz. Yazi, sonraya kaldi.

Ama Figen'in "New York restoranlarinda doymus yag kullaniminin yasaklanmasi konusundaki yazisini okuyup bilgileniniz! Bu aksam NPR'da (National Public Radio - Ulusal halk radyosu) bu konu tartisiliyordu. Bir taraf, "devlete her seye burnunu soktugu gibi buna da el atti. Bundan sonrasi ne, hamburger yasak, sunu yiyebilirsin, bunu yiyemezsin mi diyecekler?" diye soruyor.
Diger taraf, "devlet zaten ciftciye yaptigi supvansiyonlarla etin sebzeden daha ucuz olmasini sagliyor, dolayisiyla salata yerine hamburgeri tesvik etmis oluyor. Sigara konusunda oldugu gibi devlet her isi agirdan aldigi icin is eyaletlere dusuyor ve New York'u tebrik etmek gerek bu isi baslattigi icin" diyor.

Bence de olmasin tabii. Kim karsi cikiyor diye bakarsaniz, daha cok restoran sahipleri elbette. "Sigara cevreye de zarar veriyor, oysa yediginiz sadece size zarar veriyor" gibi argumanlar ve "sagliksiz beslenmenin ulke genelinde saglik harcamalarini arttirdigi, restorana giden birinin onune gelen yiyecekte kendisine zararlar doymus yaglar olup olmadigini bilmesinin mumkun olmadigi, dolayisiyla devletin restoranlarda doymus yag kullanilmasini yasaklamasinin tek cozum oldugu" gibi argumanlar geliyor.

Velhasil, okuyunuz, ogreniniz. Herseyin basi saglik (bunu yazan 3 aydir her gun nargile icmeye Paterson'a gidiyor. Derhal Nargile'nin saglik uzerine etkisi arastirilacak!).

Salı, Aralık 05, 2006

Temel Egitim uzerine sorular...

METU_NA_Discussion listesinde hafta icinde tartisilan konulardan biri, Temel Egitim meselesi idi. Liste uyelerinin cogu Kuzey Amerika'da yasiyor. Tartismali konulardan biri ABD'deki temel egitimin, Turkiye'dekinden daha iyi olup olmadigi. Universite konusunda neredeyse herkes hem fikir, ama 'mahalleli' mekteplerinin, yani siradan devlet okullarinin durumu farkli.

Ankara, Mon Amour adli kitabiyla da taninan, ODTU'lu sevgili Sukran Yigit Hoca'min bir sorusuna cevaben asagidaki yaziyi yazmistim. Turkiye'deki okullarin simdiki durumunu bilmiyorum, ama yaziyi buraya gecersem, belki durumu bilen okuyuculardan bir fikir edinebilirim diye dusundum. Buyrun...
*********************
Sukran Hocam,

Ben mahalle mektebinde yetistim. Eksiklerini gayet iyi biliyorum ancak benim mezun oldugum yil 1988, 16 yil gecmis ustunden.

Okullar ayni midir bilmiyorum. Eminim daha iyidir ama ne kadar daha iyidir?

ODTU'deki izlenimim, yatili okullardan, kolejlerden, anadolu liselerinden, ve Fen Liselerinden (o zaman Ankara, Istanbul, Izmir ve Kayseri'de vardi sadece) gelenlerin bilgi olarak benden kat kat daha iyi olduklari idi.

Trabzon'da Anadolu Lisesi ben ortaokula basladigim yil acildi. Gitmek istedim ama kazansaydim da gondermeye gucu yetmeyecekti ailemin, dolayisiyla sinavina bile giremedim.

Benim lisemde 32 tane ogretmen vardi. Sanirim 3-5i disindan tamami Vakfikebir'li ya da cevre ilcelerdendi. Bunlarin 17si Matematik ogretmeni idi. Sebebi de su, Karadenizli genelde Fen'den anlamaz, sadece matematige kafasi basar, biraz da tarih sever. Dolayisiyla ogretmen olmayi becerenlerin cogu Matematik ogretmenidir. Ogretmenlik zor istir, parasi azdir.

Dolayisiyla, evine, koyune yakin yerde ogretmenlik yapmak ister ki gecinebilsin. Dogudaki zorunlu ogretmenligini bitiren bir sekilde bir politikaci bulur, tayinini yaptirdir. Ote yandan, Ingilizce ogretmeni bulmak zordur. Resim, Muzik ogretmenleri bulunmaz. Ingilizce genelde bos gecer (ha Fransizca ve Almanca da vardi secmeli olarak ama zor diye pek kimse istemezdi). Resim, Muzik, Cografya derslerine tum Liseye tek hoca yetmediginden Matematik hocalari girer. Trabzonspor Efsanesini yaratan memlekette Beden Egitimi dersi verecek Matematik hocasi mi yok. Birbirleri ile yarisirlardi Beden Egitimini kapmak icin. Hele ki lisenin futbol takimini yonetmek varsa isin ucunda...

Ben sansliydim, son iki yilimda, Egitim Fakultesi mezunu ikisi Fizik, biri Biyoloji hocasi 3 genc geldi Vakfikebir'e de biraz 'Fen' ogrenebildim.

Rakamlari tam da hatirlamiyorum ama hepi topu 17/52 Fen sorusu yapabildim ama 37/52 Matematik'in yanina yetti ODTU Insaat'a girebilmem icin. Niye mi insaat? En kolay muhendislik bolumu odur dedikleri icin (ve asil istedigim Bilgisayar bolumune girebilecek kadar iyi olmadigim icin).

Isin bir de dersane boyutu vardi tabii. Sanirim sizden sonraki donemlere denk dusuyor dersanelerin boy gosterdigi yillar. Yukarida bahsettigim okullar kadar buyuk fark yaratan bir guc degildi ders(h)aneler henuz ama kendilerine iyi isim yapmaya baslamislardi. Lisenin en iyi hocalari dersanelerce kapisildi (tum Trabzon'da yasandi ayni sey). Dersane hocaligi iyi para kazanilan bir yer oldugu icin Egitim Fakultelerini bitirmis genc akademisyenleri cekmeye basladilar. OSYM liseler arasindaki kalite farkini, Orta Ogretim Basari puanina 'ayar' cekerek esitlemeye calisti. Benim gibi mahalle mektebinde yetisip, iyi liselerde yetisenlerle yarisabilecek bir egitim alamayan ama okulunda 'parnakla' gosterilen ogrencilerin isine yarayan bir sistemdi. Ama bu 'denge ayari'nin yapilmadi ilk 151 sinavinda herkes hizasina giriyordu...

Itiraf etmem gerekirse, ODTU OSYM'den daha iyi bir is cikartiyordu ogrencileri esitlemek acisindan. Nitekim 151'in ilk sinavinda oynaya ziplaya top ceken 'iyi lise' mezunlari gevserken, bizim gibi mahalleli takimi tum gucuyle asildi derslere. 151'den AA aldiktan sonra 152'nin finalinde, daha onceden topladigim 'bonuslar'a ek olarak garanti olsun diye sadece ilk soruyu cozup, AA'yi garantiledigimi bilere gerisini birakip buyuk spor salonunun onunde basket oynamaya giderken yasadigim heyecan hayatim sonuna kadar unutmayacagim bir anidir.

Cok uzattim... Sorunuza donersek, ortalama egitim var mi Turkiye'de?

Ortalama nedir bilmiyorum ama hep iyi veren yerler ve kotu egitim veren yerler oldu. Simdilerde en guclusu dersaneler, mahalle okullari iyice zayifladi diye duyuyorum. Benim icin sorum yok hocam, cocuguma en iyi egitimi aldiracak param yok ama Turkiye'de de olsam 'iyi egitim' almasini saglayabilecegimi dusunuyorum. Bence onemli olan soru su hocam: Parasi olmayan, eli mecbur cocugunu mahalle okuluna gondermek zorunda olan ne yapsin? Esit egitim hakkini bulamayan cocuk, nasil bir ust seviyeye cikabilecek?

Pazartesi, Aralık 04, 2006

"Vucutlar" Sergisi

"Vucutlar" sergisi "Bodies The Exhibition", aylardir sergileniyor Manhattan Seaport'ta. Serginin bulundugu yer, benim 2 yildir calistigim binadan sadece 2 blok otede ama aylardir bir turlu firsat bulup gezememistik.

Cumartesi, Balkir Unur'u online gorunce, "N'apiyorsun?" diye sordum. "Bodies sergisine, Manhattan'a gitmeyi dusunuyorum" dedi. Serginin bu ay sonunda New York'tan ayrilacagini okudugum icin, bulusup birlikte gitmeyi teklif ettim. Saat 3'de bulusacaktik ama trafik ve Cumartesi tembelligi derken 4'u buldu bulusmamiz.

Sergi binasina dogru giderken, birilerinin sarkilar soyledigini duyduk. Hemen sergi salonunun onunde, kocaman bir Noel agacinin onune dizilmis yaslica "Noel Babalar", eglenceli Noel sarkilari soyluyorlardi. Kalabalikta birden Elif'le Simon'i (Cohn) gordum. elimde fotograf makinesi kostura kostura yanlarina gidip, Simon'in yuzunde patlattim flashi :) Sasirdilar elbette ama asil saskinligi, onlarin da gosteriye geldigini duyunca hep beraber yasadik.

Bu onlarla yasadigimiz ikinci 'buyuk tesaduf'. Ilkini Fethiye'de yasamistik. 2 yil once, Fethiye'ye gitmistik. Tolga Sevinc kardesim bizi aksam yemegi icin koylerin birine goturdu. Adini hatirlamiyorum ama acik havada cardaklarin kuruldugu hos bir mekandi. Tam ne yesek diye bakinirken birden Elif'le Simon'i gorduk. Onlar da Istanbul'da evlenmis, balayi icin Fethiye'ye gelmislerdi. Rutherford'da bizden iki blok otede oturuyorlar, yani sozlessek bu kadar olur, ayni gun ayni saatte, ayni yerdeydik!

Neyse, hep birlikte sergi salonuna yollandik. Sergiyi tarif etmesi hakikaten guc! Resmi sitesindeki resimlere bakarak bir fikir edinebilirsiniz sanirim. Korunmus gercek insan vucutlari kullaniliyor. Gostermek istedikleri bolumu ayiriyor ve asetona batiriyorlar. Bu sayede vucudu sudan arindiriyorlar. Sonra vucudu, havasi alinmis silicon ya da polimerlerle dolu bir bolmeye yerlestiriyorlar .Aseton gaza donusup kaybolurken, onun yerine tum vucut hucrelerini polimer dolduruyor. Sonra bir katalizor ile vucut sertlestirilip sergilenebilecek hale getiriliyor. Okuyup anladigim kadariyla islem boyle bir sey.

Iskeletlerden baslayarak, vucudumuzdaki tum organlari harika bir yaraticilikla sergiliyorlar. Hatta, kimilerinde hastaliklarin yol actigi defarmasyonu da gosteriyorlar saglikli organin yaninda ve gayet iyi bir fikir ediniyorsunuz. Bezen, yillarca icilen sigaranin yarattigi kapkara bir cigerin goruntulendigi salonda onca yil sigara ictigim icin salonda kafami kiracakti :)

Dorder, beser hafta arayla bir bebegin gelisimini gosterdikleri salon cok etkileyici idi. 3 haftalik bebek bir kac santim boyundaydi. 6 aylik bir bebek, hepi topu bir yumruk buyuklugunde iken, 9.aydaki bebek bildigimiz boyutlarina ulasiyor. Son 2 aydaki gelisim olaganustu! Tum gosterilen ornekleri izlememiz, sanirim 2.5 saat surdu. Bu da sanirim "hayatta bir kere gorulmesi gereken" turden bir sergi idi ve bitmeden gorebildigimiz icin gayet mutluyuz!

Pazar, Aralık 03, 2006

Sushi Zamani

Isik hizinda gecen bir haftasonu oldu gene. Cuma gunu isten ayrilan bir arkadasimizin gule gule yemegi vardi. Bizim grupta iki 'buyuk patron' var ve bunlardan biri son derece cekilmez biri oldugu icin yeteeerr diyip ayrilanlarin sayisi hic de az degil. Ben o kisiyle calismadigim icin yatip kalkip sukrediyorum. Michael'in veda yemegi icin yakinlardaki Turk restauranti Sip Sak'i secmis bizimkiler. Eglenceli bir yemek oldu, hunkar begendi deme calismalari yaptik, bayagi ugrastik ama ih iihh soyleyemiyorlar, mumkun degil. Kelime sonlarindaki r harflerini j diye soyluyorlar bir turlu duzelttiremedim. Vazgectik en sonunda. Hatirliyorum patronuma kar dedirtene kadar akla karayi secmistim.Kaj diyip duruyordu. Isin komik yani ingilizcede de ayni okunuslu kelime car. Onu soyleyip kar diyememek nasil oluyor cozemedim. Car gibi diyince soylemeye baslamisti.

Ertesi gun her adi gectiginde yaaa evet onu da gidip gormek lazim dedigimiz ama bir turlu gidemedigimiz BODIES sergisine gittik. Sergi yorumlarini diger ceviz yazacak. Sergi sonrasi guzel bir yemek ve arkadaslarla keyifli bir cay sohbeti nokta koydu Cumartesiye.

Veee bugunun ana aktivitesi: sushiiii:)) Gozlerim parliyor suhsi denince, her daim yiyebilirim. Yanina da sicak sake varsa oohh demeyin keyfime. Baktik en son Nisan'da acikbufe sushi brunch'i yapmisiz, eh dedik ikincinin vakti gelmis de geciyor bile. Elif, Simon, Eda ve Muratla beraber Minado'ya gittik ogle saatlerinde. Gecen sefer o harika yemek sonrasi midemi bozup sefil bir gun gecirmis oldugum icin bu sefer hazirlikliydim. Bos mideyle gitmedim bu defa mesela. Henuz o kadar Japon olamadim herhal, ac karnina cig balik pek yaramiyor bana. Erken kalkip ufak bir kahvalti ettim. Bir de cok abartmadim gecen seferki gibi. Hic sorun olmadi bu sefer. Iki saatten fazla orda oturduktan (esittir yedikten:)) sonra biz kizlar hemen yandaki kore marketi Han Ah Reum'a gitttik. Erkekler de kendi oyuncakcilarina, bilgisayar magazalarina gitmisler.

Han Ah Reum Kore market zinciri. Genelde uzakdogu urunleri satiyor. Sebze ve meyve hem cok taze hem de cogu markete gore cok ucuz. Genis bir balik reyonlari var. Onceden paketlenmis olanlar, buzlar ustune yatirilmis isteginize gore hazirlanmayi bekleyenler, asagidaki akvaryumlarda yuzenler...hepsi var. Urunlerin bir kisminda ingilizce aciklama da yaziyor ama hepsinde degil. O ne bu ne ise yarar su nasil yenir diye bakinirlen zaman akip gidiveriyor iceride. Donmus bir tatli bulduk mesela, denesek mi nasil pisiyor ki bu derken orda calisanlardan birine sorduk bize okur musunuz diye. Kiz da okuyamam, ben koreliyim burda cince yaziyor dedi:) Cok yakin olmadigi icin 2-3 ayda bir gittigim bir yer orasi. Her gittigimde deneyecek bir sey buluyorum. Bu sefer de Aloe aldik. Nasil yenir, ne yapilir bilmiyorum ama internet sagolsun, buluruz nasilsa yapacak birsey, di mi:)

NOT: Adil arkaplanlarla ilgili yazisini yeni linklerle update etti. Ilgilenenlere duyurulur...Bir deeee Vista meraklilari yeni bloguna gozatabilir.

Perşembe, Kasım 30, 2006

Camdan Cama Ooooo

Boyle bi sarki vardi di mi kim soyluyodu? Detone Celik diyesim geliyor. Neyse, camlarimizi degistirdiler de bizim dun. Artik modern camlarimiz var. Cami bizimki gibi olan baska bina/ev hic gormemistim buraya geldim geleli. Cama uygun klima bulucaz diye canimiz cikmisti. O tur klima artik uretilmedigi icin zar zor buldugumuz bir tanesine normal klimalarin nerdeyse 3 kati para odemistik, acaip icime oturmustu. Simdi yeni bir klima almamiz gerekecek bu yaza. O zamana kadar cikacak ev bulamazsak tabi. Iyi dileklerinizi eksik etmeyiniz efenim bu ev arayisimiz sirasinda.

Gecenlerde bir yazi geldi yonetimden. Burada apartman yoneticiligini firmalar ustleniyor, bizdeki gibi apartman sakinleri arasinda donusumlu olarak yapilmiyor bu is. Bence cok iyi bir sistem, apartmandaki bilimum farkli kisilikle ugrasmak cok zor is gercekten. Hele burasi gibi izolasyonun had safhada oldugu bir yerde dusunemiyorum bunu:) Kira toplamak ve kirasini geciktirenleri mahkemeye vermekle tehdit etmek disinda hicbir isi zamaninda ve ayni tezcanlilikla yapmayan yonetim camlari degistirmeye karar vermis. Isinmaya para vermiyoruz, bunu yonetim karsiliyor ve tahmin ettigimiz gibi giderek artan isinma giderlerini kismak adina yapilan bir girisimmis bu. Yoksa yaw sunlara daha modern bir gorunum kazandiralim, digerleri gibi camlari yok diye baslari one egik gezmesinler dememisler. Biz, arka tarafa baktigimiz icin herhalde, isinmadan yana bir sikayetimiz yoktu. Bazi apartmanlar isinmiyormus bir turlu, cok sikayet oluyormus. Bir de birinin cami falan kirildiginda degistirme icin parca bulamiyorlarmis, o kadar antika camlar. Oncesi ve sonrasi fotolari yanda.

Bu is icin oncelikle her odada cam onundeki zimbirtilari, perdeleri, koltuklari vs cekip yer acmamiz gerekti. Zaten kucuk ev iyice kuculdu. Dun aksam da islem sonrasi temizlik ve herseyin yeniden yerine yerlestirilmesiyle gecti. Simdi camlarimiza bakip bakip hic fena olmadilar yaw diyoruz:))

Ha bir de camasirhanemiz soyulmus ayni gun. Quarterlarla calisan makinalar bizimkiler, 4 tane var asagida. Bir makina 4 quartera calisiyor. Birileri gelip makinalari acip icinde biriken parali calmis. Camcilarla beraber polis de binadaymis. Binanin arka kapisini acik birakan cok oluyor. Surekli uyari yapiliyor birakmayin diye ama pek kaale alan yok. En sonunda kapiyi acik tutmaya yarayan kancayi cikarmislar, artik istesen de kapi acik kalamiyor.

Pazar, Kasım 26, 2006

Gulsek mi aglasak mi?

Yillardir takip ettigim iki ODTU tartisma listesi var. Biri, zaten co-sahipligini yaptigim ODTU-MD, digeri Metu_NA_Discussion. Birincisinde uyelerin cogu Turkiye'de yasayanlar, ikincisinde durum tam tersi.

Ilginctir, Turkiye ile ilgili haberleri ikincisinden aliyorum. Bugun bir tartismada gecen bir isim Ajdar ve YouTube'da Cikita Muz adinda bir videoklibine link verilmis. Nedir diye gittim baktim. Acilar cekerek izledim bitirdim. Hah bir Mahir daha cikti diyordum ki tartismalarin devaminda benim gibi "kim bu?" diyenler icin Mahir'in, Ajdar'in ve Ek$i Sozluk'ten Otisabi adinda bir yazarin da katildigi, Reha muhtarin sundugu Pisti adinda bir gosterinin linki geldi. Ibretlik bir sey!

Velhasil Turkiye'den ayrildigimiz sureden beri TV'lerde kalite adina bir arpa boyu yol gidilemedigini de ogrenmis bulunduk. Belli ki Turkiye de sanatci kavrami da yeni bir dip yapmis...

Neyse, Pisti programindaki herkes Ek$i sozluk'ten sikayet etti, bu Ajdar denen vatandas da pek bir uzulmus yazilanlara ama bir yandan da her gun girip bakiyormus ne yazdilar hakkimda diye. Malzeme iyi olunca, 800 kusur giris yapilmis.

Hurriyet'teki bir habere link veren giris ilgimi cekti. Gittim baktim. Sinan Aygun "Muz sorununu Ajdar cozer" demis bu haber de hurriyet'in ekonomi sayfasinda cikmis. Tam Sinan Aygun'luk bir laf :)

Hala oyle mi bilmiyorum, biz Turkiye'de iken, Ankara Ticaret Odasi baskani idi Sinan Aygun. Bos bos degil, rakamlarla konusurdu. Lakin zaman gectikce farkettim ki Sinan Aygun hep ihracatci gozlugunu takip bakiyor. Yani, Turk Lirasi ucuz olsun, kiymeti dussun, devlet ihracatciyi desteklesin vs. vs.

Bunlar artik, benim okuyup ogrendigim ekonomi anlayisiyla sorgusuz sualsiz kabul edebilecegim seyler degil. Devaluasyonun ihracatci icin faydali oldugu dogru ama genel olarak Turk halkina bir yarari olduguna inanmiyorum. Ozellikle son 30 yildir her gun Turk Lirasinin degeri dustu, yurt disinda gazetelerde capraz kur koselerine bakarken Turk Lirasinin sefil durumunu gorup icimiz kan aglardi. Turkiye kriz uzerine kriz yasayip biz de dahil milyonlarca insanin birikimi bir gecede devaluasyonlarla yok oldu gitti. Ihracatci icin iyi oldu belki ama tum Turkiye icin iyi olmadi.

Neyse, ihracatci icin devaluasyon yapilmasi gerektigini savunan bir kac kisi ile gunlerce suren bir tartisma daha bir kac gun once sonlandi ODTU-MD de. Ayni seyleri bir daha yazacak gucu bulamiyorum kendimde, valla yoruldum.

Son iki notla baglayayim. Yukarida verdigim Pisti programini izlerseniz goreceksiniz, bir yerinde Otisabi Borat'tan bahsederken Reha Muhtar "ben yillarca yaptim onu" diyor. Evet Reha Muhtar yillarca 'salagi' oynadi Turk halkina ama salak biri degil. Tam Borat gibi insani sapsal eden sorular soran biri. Ciddiye alirsaniz sapsal oluyorsunuz iste :)

Bir de Hurriyet'teki haberin son paragrafina bakarsaniz,

"TÜSİAV Başkanı Veli Sarıtoprak ise örgütlenme ile her türlü sorunun çözümlenebileceğini ifade ederek, tüm üreticileri tek bir çatı altında toplanmaya çağırdı.

Etkinlik, muz ağalığı ödüllerinin takdimi ve ışıklı muz animasyonuyla sona erdi."

diyor.... Dun Bezen Engin'le chatlesirken, Engin "Veli amcama Muz Agaligi vermisler" demisti (Issevenler'in blogunda yoktu, cik cik cik) . Hani kirkpinar agaligini filan biliyoruz da muz agaligini hic duymamistik. METU_NA_Discussion'daki bir cumlede gecen Ajdar'dan ciktik nerelere geldik baglandik. Dunya boyle bir iliskiler/rastlantilar yumagi iste :)

*****
Yaziyi bitirip gondermistim ki sevgili Dilayra, bir YouTube linki gonderdi: Manga & Goksel: Dursun Zaman. Goksel'in sesine bayildim...