Pazar, Nisan 23, 2006

Housewarming, Dogumgunu ve 23 Nisan


Haftasonu yine ordan oraya derken hoop bitiverdi. Onumuzdeki haftasonu kismetse Ankara'da olacagiz. Yolculugumuza birkac gun kalmisken yapacak da cok is var aslinda ama yine gezmekten baska islere firsat kalmadi:)) Cuma aksami yemege Ilkay ve Sibele gittim. Sibel'in Kibristan anne ve babasi geldi ziyarete, iki hafta oldu nerdeyse hala hosgeldiniz deme firsatimiz olmamisti. Yemekten sonra sohbet sirasinda Nadide teyze Turkiye'den en cok neyi ozledigimi sordu. Ben de bu siralar acibadem kurabiyesi sayikliyorum. Aa acibadem kurabiyemiz var, biz getirdik dedi:))) Nasil yani? Acibadem kurabiyesi mi var, hem de hemen su anda ve burda mi? Heyecanlandim birden:)) Kibrisin bastic (j ile mi yaziliyor acaba, Sibele sormam lazim) diye bir tatlisi varmis, acibadem kurabiyesi benzeri. Daha yumusak, ustunde de kavrulmus badem parcalari var. Cok guzeldi tadi, sildim supurdum tabi. Tekrar tesekkurlerimi yolluyorum burdan, nasil makbule gecti anlatamam.

Cumartesi sevgili arkadaslarimiz Numan ve Kyoko'nun housewarming partisi vardi. Biz esya tasirken ev de yeni tamamlaniyordu. Esyalar yerlesince cok guzel olmus ev, degismis, ev olmus hakkaten. Haftasonu Manhattanda park yeri bulmak samanlikta igne aramak gibi birsey. Genelde donup dolanip yer bulamayip mecburen ozel otoparklardan birine birakiyoruz arabayi. Bu sefer de biraz dolanip sonra oyle yapalim diyorduk ki cok uzak olmayan bir sokakta yer bulduk. Hatta 2-3 arabalik yer vardi ayni yerde, inanamadik. Boyle kolay bulunan park yerlerinin altindan genelde birsey cikar - ya bilmemne ofisi araclarina aittir, ya durmak/duraklamak yasaktir diyordur, ya da kamyonlara ait bir yerdir falan. Oyle yerlere parkedince de ceza yemeniz coook hizli gerceklesiyor, bir yerlerde saklanip bekliyorlar midir nedir hic kacirmiyorlar:) Sokakta gordugumuz her parking tabelasini birkac kere okuduktan sonra hakikaten bir park yeri bulmus oldugumuza inanip partinin yolunu tuttuk. Kyoko birbirinden guzel Japon mezeleri hazirlamisti gene. Favorimiz tavuktu. Icine koydugunu soyledigi bilimum sostan sadece misoyu biliyorum, digerlerini anlamadim bile:) Han Ah Reum'a (Kore marketi) surukleyecegim Kyoko'yu bir gun, ne nedir nerde kullanilir anlatsin bana.

Bu arada, Istanbul'da Altinoglu Pastanesi diye bir pastane varmis, yerini de soylediler ama tabi ki aklimda degil. Kyokolar Istanbul tatilinden donerken tas seklinde sekerleme ve cikolatalar getirmisler ordan, olaganustuydu. Istanbuldan geleceklerden istenecek diye not dusuldu hemen:) Buraya yaziyorum ki gerektiginde bakayim, iki gune kalmaz pastanenin adini da unuturum nasilsa ben:)) Bir sure unutup da istememek en iyisi, onumuzdeki Turkiye tatili zaten bayagi hasarli olacak kilo acisindan:))))

Bu haftasonu yagmurlu ve serindi hava. Dun sabah kalktigimizda yagiyordu yagmur, bugun ogleden sonra ancak durdu. Yine yagmursuz bir 23 Nisan gecmemis oldu. Ben cocukken de hatirliyorum her 23 Nisan'da yagmur yagardi, mutlaka yagardi. Ilkokuldayken yagmur yagmasini gercekten istedigim bir 23 Nisan'da yagmamisti ama. Hava kapaliydi fakat yagmamisti bir turlu. O yil stadyumdaki 23 Nisan torenlerine biz de katilacaktik. Ben izciydim ve stadyumda toren alaninda Turkiye haritasini olusturma gorevi izcilere verilmisti. O da bence cok sikici bir isti. Ilk basta cikip haritayi olusturup sonra toren sonuna kadar hicbirsey yapmadan kos kos ayakta bekliyorsun. O yuzden yagmur yagsin da toren iptal edilsin istemistim, olmadi tabi:)) Diger cocuklar rengarenk giysileri, ellerinde toplar, seritler vs ordan oraya kosturup dansedip eglenirken biz gri lacivert izci kiyafetlerimizle ayakta dikilmistik saatlerce, cok zevksizdi. Hareket eden bir harita olsaydik fena mi olurdu, bir akdeniz bir karadeniz cizseydik mesela:))

Kabilemizin minik uyelerinden Naz 3 yasina basti gecen hafta. Dogumgunu partisi bugundu. Haftasonumuzun son aktivitesi de Naz'a iyi ki dogduuuun demek oldu. Uzun zamandir gorusemedigimiz arkadaslarimizla da gorusmus olduk bu sayede, cok keyifli oldu.

Perşembe, Nisan 20, 2006

Cicek Bahcesi Macys


Macys'e gittim gecenlerde. Cok sik gittigim bir magaza degil aslinda, icerideki o kalabaliga dayanamiyorum. Oraya magaza demek komik kaciyor biraz, ozellikle Manhattan'da 34. sokakta bir tam blogu kaplayan, 7 katli olani kendi basina bir department store gibi masallah:)) Ama her saat kalabalik, hep kalabalik. Noel/yilbasi zamanlari yaklasirken ve sabah 7'de acilirlarken, hediye almak, o gun almak (hatta vermek) zorunda oldugum icin gitmistim bir sabah 7.30 gibi 34. sokaktaki Macys'e ve o saatte bile bir suru insan vardi alisveris yapan, hatta alisverisini bitirmis kasalarda sira bekleyen...inanamamistim. Tabi burda gecen bu kadar zamandan sonra alisveris cilginligina da alisiyorsunuz, neyse.

Uzun bir giris oldu, konuya gelelim:) Bu aralar Manhattandaysaniz Macys'e bir gidin. Resmen cicek bahcesi olmus. Cooook guzel. Giris katinda her yere cicekler, kucuk agaclar, minik heykelcikler kondurmuslar. Rengarenk icerisi, muhtesem gorunuyor. Benim gibiyseniz etrafi seyretmekten alisveris falan yapamazsiniz ama:)) Keske hep oyle biraksalar orayi, sicacik olmus. Insan neseleniyor, keyfi yerine geliyor, iyice keyifleniyor. Fotograf cekmekten yuruyemiyordu kimse:))

Bu arada ilk kez Macys'in icinde bir tur grubu gordum. Cok eglendim, sasirdim da. 15-20 kisilik bir turist grubu, baslarinda bir rehber, rehberin elinde bir mikrofon, sagda gordugunuz cicek budur solda gordugunuz heykel sudur hikayesi boyledir tarzinda anlatip duruyordu. Gruptakilerde fotograf cekmeye yetismeye calisir bir hal vardi. Bir magazaya neden tur duzenlenir ki, oyle bulunmaz hint kumasi satan bir yer de degil burasi. Turist olmak boyle birsey herhalde:))) Buralara gelip de Macys'i gormeden gitmek olmaz di mi ama:)

Salı, Nisan 18, 2006

Oyun: Kirmizi Kare

Gecenlerde bir yerlerden geldiydi, bugun Dilara'dan da gelince buraya yazayim dedim... Vakit oldurmek icin size bir oyun: http://members.iinet.net.au/~pontipak/redsquare.html

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Yoresel Yemekler #9 - Eksili


Bu ayin etkinliginin yoresel yemekler oldugunu gormek cok hosuma gitti, bir suru farkli yemek ogrenebilecegim boylece. Ama yapacak birsey bulmak zor oldu. Yemek kitabi getirmedim buraya, eskiden biriktirdigim sofra dergilerimden getirdigim bir suru tarif var ama onda da sadece tarifleri alip gelmisim, hangi yemek hangi yoreye ait bilmiyorum. Bir de farkli birsey ariyorum tabi, daha once yemedigim birsey olsun diye bakindim durdum. Sonunda eski bir Lezzet dergisi buldum kitapligimda ve o dergiden Erzincan’a ait bir yemek sectim: Eksili. Dergideki olculerle yaziyorum, bu olculer 6 kisilik olarak verilmis.

Malzemeler

  • ½ kap iri bulgur
  • 5 taze sogan
  • 2 sogan
  • 2 yumurta
  • 2 yemek kasigi salca
  • 250 gr kavurma veya pismis kusbasi et
  • 1/2 su bardagi kurutulmus erik
  • 1/2 demet dereotu
  • 8 kap su

Yapilisi

Kucuk dogradiginiz iki sogani yagda pembelesene kadar kavurun (ben cok az zeytinyagi kullandim). Tarifte pismis et diyordu ama onunla ayrica ugrasmak yerine soganla beraber kucuk dogradigim kuzu etini de ayni anda pisirdim. 1 yemek kasigi domates, 1 yemek kasigi aci biber salcasi koydum. Suyu ekledim, kaynayinca icine bulguru, parcalara ayridigim erigi ve taze sogani ekledim. Taze sogan ve erik miktarini artirdim. Tuzunu ve karabiberini ekleyip 20-25 dakika pisirdim. Altini kapattiktan sonra ince dogradigim dereotunu ekledim. Ardindan iki yumurtayi ayri bir kapta cirptim ve pismemesi yemegin suyuyla karistirip yavasca yemege ekledim. Corbamsi bir yemek oluyor. Zaten dergide de corba olarak icebilir ya da bayat ekmegin uzerine dokup papara olarak yiyebilirsiniz diye not dusulmus. Bulguru cok severim, bu yemek de cok hosuma gitti. Yapmasi da kolay, tam bana gore:))

Deneyeceklere simdiden afiyet olsun:)

Pazar, Nisan 16, 2006

Haftasonu Kahvaltisi


Cumartesi tam bir yaz havasi vardi, Cuma gunu tum gun suren yagmurdan sonra cok iyi geldi. Eminelere kahvaltiya gittik sabah. Biz bir onceki gece evin yolunu gece 3 civari bulabildigimiz icin sabah kalkmamiz pek de kolay olmadi ve gec kaldik. Masaya oturmak icin bizi beklemisler sagolsunlar:) Turkan teyze (Eminenin teyzesi) borek acmis bizlere. Acma borek olaganustu birsey, yerni hicbirsey tutmuyor valla. Gormemisin acma boregi olmus modunda saldirdik tabi:))

Bahcede kahveler de icildikten sonra yapilacak tek birsey vardi yediklerimizi eritmek icin: yurumek. Yuruyelim ki ikinci parti borek icin yer acilsin di mi efenim:)) Nutley sokaklarinda ve parkinda uzun bir yuruyus yaptik. Donuste Engin'in yeni aldigi - tekrar hayirli olsun Engincim, gule gule kullan - Mercedes'i test ettik teker teker. Cok guzel bir araba gercekten ama ben bu SUV'lere fazla alismisim, yerde gidiyormusum gibi geliyor normal arabalara binince:)

Eminelere geri dondugumuzde saat 5 olmustu, cay saati. Cayla ne iyi gitti bilin bakalim:))))

Dalgalandim da duruldum, kostum ardindan yoruldum

Bu hafta sonu hem Hristiyanlarin Easter, hem de Yahudilerin Passover kutlamalari cakisti. Cuma gunu federal hukumetin resmi tatili degil ama Easter'dan hemen once gelen Cuma gunu "Good Friday" olarak isimlendiriliyor ve bizim sirkette dahil olmak uzere pek cok is yeri tatil...

Cuma tatildi ama Microsoft her ayin ikinci Sali gunu yamalarini cikartiyor, hemen ertesi gun yazilim (development), Persembe gunu test (qa - quality assurance), Cuma gunu de uretim (production) ortamindaki bilgisayarlarimizi yamiyoruz. Haliyle Cuma gunu calistik...

Passover, Yahudilerin Misir'dan Kudus'e, kolelikten ozgurluge kacislarini temsil ediyor. Nisan 15'de basliyor ve 7 ya da 8 gun kutlaniyormus. Bu hafta boyunca mayali hic bir sey yemiyorlar. Sebebi de kacislari o kadar aceleye gelmis ki ekmeklerinin mayalanmasini bile bekleyememisler. O zamani anma adina, pismesi 18-22 dak.tan fazla suren hamurlu yiyecekleri yemiyor ve evlerinde de tutmuyorlar!

Benim isteki ekip arkadasim yahudi degil ama bu bayrama bayiliyor. Soyledigine gore, yahudilerle dolu bir apartmanda yasiyormus ve bu bayramda tum komsulari evlerinde ne var ne yoksa bu tanima uymayan, ona veriyorlarmis. "1-2 aylik yiyecegimiz cikiyor" diyor :)

Easter, Hristiyanlarin en onemli saydigi gun; ve Hristiyan inanisina gore Isa'nin oldukten sonra yeniden dirilisini ("resurrection") temsil ediyor. Dolayisiyla Pazar gunu hemen her yer kapali ve her yer inanilmaz tenha idi...

Ben unutmusum. King's Court'a, gym'e gittim, baktim ki kapi duvar. Normalde en az 30-40 araba parketmis olurdu; etrafta hic kimse yok! Dedim bari 'yarisa' hazirlanayim :)))

Son 30 yildir, her yil 21-22 Haziran'da, Central Park'ta JP Morgan Chase tarafindan duzenlenen ve irili ufakli pek cok sirketin katildigi bir kosu/yuruyus var. He turlu sirket minimum 4 kisilik bir takim kurarak yarisa katilabiliyor. Goldman Sachs'den gecen yil 400 kisi katilmis. Hafta ici konustuk, Eda Kilic ve ben dahil bizim ekipten simdilik 6 kisi kaydoldu...

Zaten yaristan cok, bir panayir havasinda geciyormus. 3.5 millik (5.6Km) yarisa katilmak icin 25$ oduyorsunuz. Bunun %10'u Central Parki koruma vakfina gidiyormus. Gerisi de herhalde cesitli yardim kuruluslarina gidiyordur...

Neyse, arabayi yandaki parka parkedip bombos Lyndhurst sokaklarinda kosmaya basladim. Oldum olasi pek kosamam, cok cabuk yorulurum. Ote yandan kosmak guzel bir sey. Kosarken bir yandan da zihninizden surekli bir seyler geciyor. Benim aklimdan neler mi gecti?

Once aklima taa ilkokul 4. sinifta iken 'katilmadigim' ama buyuk bir heyecanla seyrettigim bir yaris geldi. O yarista, bizim siniftan bir arkadasimiz, Tulin Yazici, kosmus ve galiba 2. olmustu. Son metrelere girerken tum sinif Tulin'e destek olmak icin adini haykiriyorduk ama bizi duyuyor muydu bilmem. Kipkirmizi olmus yuzu hala aklimdadir...

Sonra uzun soluklu yarislari dusundum. Olmeden bir gun basarmak istedigim seylerden biri de Maraton kosmak! Efsaneye gore, Milattan once 490 yilindaki Marathon savasinda, Yunanlilar Persleri yenerler. Bu haberi vermek icin Pheidippides, Marathon sehrinden Atina'ya kadar 21 mil kosar. Haberi ulastirir ama ardindan kalbi durur ve olur. Maraton yarislari bu olayin anisina yapilir.

Uzun mesafeli kosu deyince aklima "Mehmet Yurdadon" geldi :) Tek kanalli TRT zamaninda spor haberlerinde sik sik adini duyardik. Avrupa veya dunyada ismimiz yoktu ama olsun. Turkiye'deki yarislarin yanisira Balkanlarda pek cok yarista dereceye girerdi. Bir ara o kadar sik maraton kostu ki yurt disinda gazetenin birinde bir karikatur cikmisti: Bir harita, uzerinde Turkiye'yi isaret eden bir ok ve onun uzerinde bir yazi "Mehmet, Yurdadon!". En son, 2000 yilinda Atletizm Federasyonu baskani oldugunu hatirliyorum...

1980-1990 arasi TRT'nin gozdelerinden biri de "Dilara Minare" idi. Aticilik denince akla o gelir, Turkiye'yi her yerde o temsil ederdi. Simdilerde TV'lerde futbol haberlerinden, aticiliga filan sira gelmiyordur her halde...

Bir daire cizip arabanin yanina geldiginde baktim, hepi topu yarim saat ve yaklasik 2.5 mil (4 Km) kosmusum. Neyse, 21 Haziran'a daha vakit var. O sicakta nasil kosariz bilemem. Olmadi yururuz artik :)

Hint Gecesi


Gecen yildan beri (Adil'in is arkadaslarindan) Ashish ile ne zaman karsilassak ee ne zaman hint gecesi yapiyoruz muhabbeti donuyordu, sonunda bu cuma bir araya gelebildik. Hint gecemiz yemek ve filmden olusuyordu; meunuyu ve film secimini evsahiplerimiz Ashish ile Rohit'e biraktik. Ahcimiz Rohit bize korili tavuk, hint pilavi ve mercimek corbasi pisirdi, biz de afiyetle sildik supurduk ne varsa:) Filmimiz: Bunty aur Babli. Bonnie and Clyde'in Hint versiyonu oluyor kendileri. Hint filmi olur da dans olmaz mi, vardi bolca.

Hint klipleri acaip eglenceli oluyor. Arabistandayken izlenebilecek tek kanal Channel V idi, o da hintlilerin muzik kanaliymis, bol bol seyretmistik o donem. Yerlere yatiyorduk hepsinde. Sarkilarin cogunda bir kadin ve bir erkek sarkici var, her birini arkasinda da nerden baksan 30-40 kisilik dans grubu. Kiyafetler sarki boyunca birkac kere degisiyor. O dans figurlerini her gun 2-3 sarki boyunca araliksiz yapabilsem kilo sorunum falan kalmazdi eminim, bu kadar mi hareketli olunur.

Filme donelim, eglenceli ama biraz uzun bir filmdi. Arada Ashish ve Rohit bize filmde gecen yerleri, bazi adetleri vs kendi yasadiklari yerlerden ornekler vererek anlattilar, bilgilendik. Film bitip kritik faslinin da sonu gelince gece yeni basliyor diyerek kendimizi sokaga attik. Martin'in israrlariyla East Village'daki Plan B'ye gittik. Kimliksiz almiyorlardi iceri, digerleri girdi, tam kapida 3-4 kisi kalmistik ki Matthieu'nun yaninda kimligi yokmus giremedi. Ona eslik edelim derken Adil de kimligini bulamayinca biz de otomatikman kapida kalmis olduk:) Nargile diye sayikladigimiz icin o anda aklimiza gelen tek yere, Luxor'a gittik iceri giremeyen uclu olarak:) Aslinda cok buyuk bir keklik yapmisiz, Plan B'nin iki sokak altinda Maya var ve orda da nargile var. Orasi aklimiza gelmeyince kek gibi adanin obur tarafina gittik. Bir daha unutmayiz artik:))

Luxor el degistirmis, cok kotu olmus. Hic begenmedim yeni halini. Dekoru falan degistirmemisler ama eskiden lostu icerisi, simdi isyeri gibi her yer isil isil. Bir de cistak ispanyolca muzikler caliyordu, yeni sahibi sanirim Porto Ricolu, havaya giremedik bir turlu. Onceden orasi Fas kafesiydi ve otantik muzikler caliyordu, nargile ile super gidiyordu. Artik burayi sildigimize gore Mayayi unutmayiz bir daha:))

Cumartesi, Nisan 15, 2006

Carmen


Persembe sabahi hos bir surprizle karsilastim. Sabah bir telefon, Adil. "Bu aksam Carmen'e gider misin?" Opera mi dedi biri? Hem de Carmen mi? Gitmekle kalmam kosarim ucarim hatta...Aksam opera binasinin onunde bulustuk Eda Kilicla. Onlarin sirketten gelecek bir grup daha vardi, ama ben cogunu tanimiyordum zaten. Neyse, biletlerin hikayesi de soyle. Burda buyuk sirketlerin cogu 'community work' (sosyal hizmet)leri destekliyor. Calisanlar bir alan ve bir proje secip yilda bir veya istege bagli olarak daha fazla gun isten izin alip (bu izinler yillik izinlerden dusulmuyor) sectikleri projelerde gonullu olarak calismaya gidiyorlar. Adillerin sirketinden bir grup da sehir operasi ile bir projede gorev almislar. Bunlardan biri de Adil'in takim arkadasi. Opera da tesekkur ve operayi tanitma amaciyla bir miktar bilet gondermis Persembe aksamki Carmen operasina. Iste onlardan biri de bana dustu:))

Giriste Eda Kilic ile bulustuk. Lobide sarabimizi icip brosur karistirirken Gil ve kiz arkadasi geldi - bir turlu ogrenemedim gitti su kizin adini, o kadar da muhabbet ediyoruz ama fazla karsilasmadigimizdan mi nedir, saniyesinde unutuyorum ismini:( Iceri bir girdik di o da ne, yerlerimiz giriste, orkestra katinda ve onden ucuncu sira. Cok etkilendim valla. New York opera binasi 5 katli, ben genelde 4. kattan falan izliyor oluyorum, hani uygun fiyatli bilet alip daha fazla gosteri seyredeyim hesabi. Birden bire sahnenin dibinde bulunca kendimi bir hos oldum:)) Replikler Fransizcaydi. Sahnenin yukarisina konulan ekranda da ingilizce cevirisi geciyordu. Onlara bakacagiz diye biraz boynumuz tutuldu ama olur o kadar.

Genelde yanimda tasiyorum fotograf makinami, o gun evde birakacagim tutmus:( Neymis efenim o gun canta hafif ve olabildigince bos olsunmus (arada gelirler bana boyle), el kadar makina agirlik yapiyor sanki cik cik. O guzel aksama dair bir kare fotograf olmadi tabi, cok uzuldum. Kulagimi cektim, makina bir daha cantadan cikmayacak!

Carmen bildigimiz Carmen. Etkileyici, buyuleyici, goz ve kulak doyurucu. Bu yilki sezonu opera/bale sezonumu da boylece acmis oldum.

Salı, Nisan 11, 2006

MSG'nin hatirlattiklari...

Dilayra gecenlerde yine gusel bir yazi yazmis, MSG'den bahsetmis... ODTU'de ozellikle'de Necdet Yucel'le evde kaldigimiz donemde hard rock / metal grup namina ne varsa dinledigimiz icin yabancisi degiliz tabii. Michael Schenker'in, scorpions grubundaki Rudolf Schenker'in kardesi oldugunu hatirladim mesela. Zaten galiba 2 tane cok guzel parcalari vardi: Time ve What happens to me? Gerisi hikaye :)

O zamanlar internet yok elimizin altinda hazir her turlu bilgiye ulasamiyoruz tabii. Neyse Dilayra bahsedince hatirlayip wikipedia'dan grup tarihcesini okudum. Anlasilan Michael amcam yetenekli bir gitarist olmasinin yanisira epeyce gecimsiz bir tipmis. 2000'lerde esinden ayrilmis ve muzikleri, gitari vs. para getiren bazi haklarini kaybedince guc duruma dusmus. Simdilerde toparliyormus. Aslinda geldiklerinde Turkiye'de olacagiz, ama gun uyusmuyor, gidemeyecegiz konsere :)

Hafta sonu usenet audio gruplarina bakinirken bir nostalji de ben yasadim. ODTU'deki 1. senemde sanirim oda arkadasim Erol Demirtas sayesinde kasetlerini edinip severek dinledigim bir grup vardi: Helloween. Onlar da bir Alman grubu. 1985'de Walls of Jericho, 1987'de Keeper of the Seven Keys, Part 1 ve bir yil sonra da Keeper of the Seven Keys Part II
albumlerini cikartmislar. Ucu de gayet sevdigim albumlerdi.

Bakindik internetten 16 Ekim 2006'da Manhattan 42. caddede ki B.B. King's Blues Club'a geliyorlarmis. Bezen hanim'a siparis verdik alicak bileytleri :)

22 Eylul'de de Queensryche Times Square'e yakin bir yerlere geliyor yine. Isme bakip o da Alman demeyin, bunlar has be has Amerikan efenim.

CD'leri TR'de biraktik getirmedik ama gecenlerde newsgrouplardan tum albumlerini toparladim, hala gym'e gittigimde ara ara "Operation Mindcrime" dinliyorum.

Bezen'de sever. Amma ve lakin alayi yaslandi bunlarin, olmeden bir gorelim onlari da...
(Resmi sayfa: http://www.queensryche.com/)

Baska neler gorduk? Triumph and Agony ve solistleri Doro ile aklimda kalan Warlock... Bezen'in pek nazik ricasi uzerine (-Aaa? Indir!!!), Motley Crue ve Megadeth ile ilgilendik...

Isin guzel tarafi, bu kimmis, su neymis diye bakinirken, Blackmore's Night - The Village Lanterne adinda bir albume rastladim. Baktim bayagi da iyi. Deep Purple ve Rainbow'dan da parcalar caliyorlar. Tabii, hatunun sesini Ronnie James Dio ya da Ian Gillan'in sesi ile kiyaslamak mumkun degil ama keltik ogeleriyle filan muzik iyi yani...

Neyse, herhalde Ritchie Blackmore'in anisina bu ismi vermisler bir bakayim dedim. Meger grup Ritchie Blackmore'unmus zaten, haliyle gitari calan da kendisi. Ustelik dinledigim album de daha 2 hafta once cikmis piyasaya! Blackmore's Night sitesine bir gidin, muzik hakkinda bir fikriniz olur. Bence gayet guzel...

Pazar, Nisan 09, 2006

Film: Go & Such A Long Journey

Go, 1999 yapimi keyifle izlenecek bir film. Ortada bazi olaylar var. Bunlari farkli kisilerin bakis acisindan izliyorsunuz. Bu, bizim sevdigimiz bir tur!

Benzer teknikte filmler yapildi. Ornegin daha once 11:14'den bahsetmistik, benzer sekilde Crash'i izledigimizi yazmistik. Bir kac hafta once izledigimiz ama sanirim bloga yazmadigimiz Elephant var. Onda da Portland, Oregon'daki bir lisede sonu Columbine'daki gibi kanli bir bicimde biten bir gunu pek ogrencinin gozunden izliyorsunuz... Crash'a 9, 11:14'e 8 vermistik. Hem secdigimiz bir tur oldugu hem de bizi eglendirdigi icin 8/10 gecti gonlumuzden Go icin.

1998 Kanada yapimi Such A Long Journey, 1970'lerde Hindistan ile Pakistan arasinda, bu sefer Bangladesh yuzunden surtusmelerin yasandigi bir donemde, Gustav (Roshan Seth) adinda bir Parsi'nin* hayatindan bir kesit sunuyor.

* Filmin basindaki notlara gore, muslumanlar MS. 800'lerde Iran'i fethettiginde "ya musluman olun ya da kelleniz gider" demis. Bir kismi Hindistan'a gocmusler. Orda geleneklerini, inanislarini, bize batil gelecek tapinislarini surdusmusler. Onlara Parsi denmis - bizdeki farsi kelimesinin karsiligi herhalde.

Filmin basinda Gustav'i dua ederken goruyoruz. Ardindan heyecanla bekledigi gazete geliyor ve oglunun Hindistan'in en prestijli teknik okulu ITT'ye gideceginin haberini alarak havalara ucuyor. Ancak sonrasinda Gustav'in hem ailesinin parcalanmasini hem de calistigi bankada sorunlar cikmasi ile hayatinin girdigi zor doneme tanik oluyoruz. Kullanilan analojiler oldukca iyi oturmus.

Film, bir hikayeyi anlatirken Hindistan'in kaotik ve egzotik yapisini da gozler onune seriyor. Bu anlamda yine bizim genelde sevdigimiz bir tur. Ancak filmde sunulan kimi kesmekeslik, duzen seven insanlarin bir parca icini karartacak cinsten. 7.5/10

Vadesi dolan hard diskler...

Bezen'in kullandigi Sony Vaio bilgisayari 2002 Nisaninda almistik. Aldigimiz gunden beri de hic kapatmadik, 24 saat acik. 2.5 sene once uzerinde gelen 80GBlik diski cikarip yerine 160 GB'lik Seagate (ST380020A) takmistik. Yaklasik 1-1.5 aydir hard diski bize gocuyorum isaretleri vermeye basladi: Arada "mavi ekran" cikiyor arada bir de hard diskten sesler duyuyorduk. O yuzden onun bilgisayarindaki dokumanlari benim bilgisayarima yedekliyorduk...

Hafta ici 2 tane 300GB lik disk siparisi verdim. Maxtor'un 16MB onbellekli dk.ta 7200 devinimli diskleri makul fiyatlarda, ~120$ civarinda internette. Ancaaak, bir hafta sonu suprizim varmis...

Linux filan kurdugum, cift P4 2.8GHz islemcili bir HP XW6000 bilgisayar vardi, benim kullandigim bilgisayarin aynisi ama 9 GBlik SCSI diski duruyordu uzerinde. Yedek almak icin external HD kullanmak yerine onu kullanmaya karar verince ona 2 tane 300GB hard disk alip bir tanesine 2003 server kurmustum. Robocopy ile guzel guzel hem benim, hem de Bezen'in bilgisayarinin yedeklerini aliyordum ona...

Sistem loglarina bakarken farkettim ki taktigim 300GB lik Seagate hard disk "ben gidiciyim" sinyalleri veriyormus: "The driver has detected that device \Device\Harddisk0\DR0 has predicted that it will fail. Immediately back up your data and replace your hard disk drive. A failure may be imminent."

Bir yandan "Yahu ne curuk cikti bu Seagate daha alali 3 ay olmadi" diye soylenip bir yandan da o diskteki dosyalari hem diger diske hem de benim bilgisayarima tasimaya basladim. Meger hafta sonu suprizleri bu kadarla bitmiyormus...

MP3 dizinlerinin yanisira farkinda olmadan Audiobook dizinlerini de kopyalamaya kalkinca benim bilgisayardaki disklerden biri de doluverdi. Gereksiz dizinleri sileyim derken farkettim ki kopyalanan bazi dosyalar bozuk...

"chkdisk /f" ile indexleri duzenleyip, silemedigim dosyalari sildim ama biraz daha dikkatli bakinca benim bilgisayarimdaki 160GBlik Maxtor diskin de miladinin doldugunu farkettim. Hem Seagate hem de Maxtor'un sitelerinde disk saglikli olup olmadigini test eden programciklar var. Bu arada Seagate, Subatta Maxtor'u satin aldi.

Maxtor diskler icin OnTrack firmasinin Maxtor icin gelistirdigi PowerMax'i indirip test edebiliyorsunuz. Ontrack'in Easy Recovery Pro programi da ozellikle disk bozulmalarinda data kurtarmak icin kullaniliyor. Yaklasik 6 sene once, sirkette bir harddiskimiz goctugunde cok isimize yaramisti.

Velhasil alayini indirip baktim, tamam harddisklerde bir sakatlik var ama yapabilecekleri bir sey yok. Cumartesi aksami hizlica 3 bilgisayardaki 5 diskten saglam kalan 2sine tum yedekleri aldim. Su an itibariyle durum cok kotu degil. Bezen'in bilgisayari haftada bir iki kere gocuyordu, aynen devam ediyor.

Yedek bilgisayarin gocuyorum diyen diskini formatlayip yeniden windows kurdum (su anda onu kullanarak yaziyorum bu mesaji) ama hala disk hatalari goruyorum loglarda. Internetten arastirdim, adamin biri 19 ay boyunca gormus bu mesajlari ama bir sey olmamis ama o diske guvenip data koyamam, degistirilecek mecburen. Son olarak benim bilgisayarim'daki ilk disk goctugu icin su anda boot bile edemiyor.

2 Seagate 1 Maxtor, toplam 3 disk kaybettik ama data kaybetmedik :)

Perşembe, Nisan 06, 2006

Film: Saw II

Devam filmlerine temkinli yaklasirim. Genelde, begenilen bir filmin orda, begenildigi noktada birakilmasi gerektigini, boylece filmin etkisinin, buyusunun daha kalici olacagini dusunurum. Devam filmlerinde ayni etkiyi yakalamak cok zor oluyor. Neler dondugunu, neler bekleyeceginizi biliyorsunuz bir kere.

Arada istisnalar da olmuyor degil gerci. Saw II iste bu istisnalar listesine girenlerden bence. Hani utanmasam ilkinden daha iyiydi diyecegim:)) Yasaminizin 1-2 saat icinde bitecegini, bundan kurtulmanin bir yolu oldugunu ama bu yolun da bir bedelinin oldugunu ogrenseniz ne kadar ileri gidebilirsiniz? Tanimadiginiz, size hicbir kotulugu dokunmamis birini oldurebilir misiniz mesela bunun icin? Ya da kendinize fiziksel zarar verebilir misiniz hayatta kalmak adina? Hangi noktaya kadar bu bedeli odemek istersiniz? Yasama icgudusu o kadar kuvvetli birsey midir? Farkli kesimlerden insanlarin bu sorulara verdigi cevaplar filmde. 8.5/10

Salı, Nisan 04, 2006

Pembeden Griye Haftasonu



Pazardan beri midemle ugrasiyordum:( Neyse bu sabah normal haline dondu kendileri. Haftasonumuzu geriye dogru anlatayim bari:)) Arada sirada alisveris yaptigim Kore marketinin yaninda bir Japon restauranti goruyordum ne zamandir: Minado. Iyi oldugunu da duyuyordum ama gidememistik bir turlu. Hem Japon hem de acik bufe, bir sushi canavari olarak daha ne isteyebilirim ki:) Pazar ogle yemegine (bizim icin kahvaltiya:)) ikna ettik kabileyi. Erken saatlerde sushi yemeye pek sicak bakmayan Ilkay Kazakci ve Engin Yilmaz'i da razi ettikten sonra gitmemek olmazdi di mi ama. Restaurant guzel, buyuk, temiz, acik bufe hem goz hem karin doyurucu. Niyeyse bufenin fotograflarini cekmek yasak ama. Onlar yassah hemserim diyene kadar birkac tane cekmis bulundum:)) Sabah kahvalti etmeden gittigim icin mi, gunlerdir bunu bekledigim icin mi nedir ipin ucunu biraz kacirmisim galiba, sonrasinda midem iflas etti. Yaziklar olsun diyorum ona baska da bisi demiyorum. Adilin diline dusurdu beni nane molla diye:)) Her daim sushi nutuklari atarken karizmam bir anda yerle bir oldu valla. Gruptan bir tek ben etkilendigime gore sorun bende hakkaten. Utanc icindeyim:) Neyse, basimi yine de dik tutup gene olsa gene giderim diyeyim ama aksam bu sefer:)) --- Boyle durumlarda kolayca istifra edebilenlere imreniyorum valla, kurtuluyorlar agridan falan kolayca; benim gibi yapamayanlar da bekliyor ki bitse de gitsek.---

Gelelim Cumartesiye. Cumartesi gunu Ersin ve Sibelin kizlari Defne icin ikinci yasin kutlu olsun Defnee sarkilari soyledik. Onlarin ve diger birkac arkadasimizin oturdugu sitede bir clubhouse var. Boyle yerler bu tur kutlamalar icin cok ideal. Kac kisiyi cagirsam eve sigar derdi yok, sonrasinda evi temizleme derdi yok, cocuklar ayak altinda derdi yok... Cocuklar icin Winnie the Pooh getirttiler. Bu kostumler bazen cok cirkin oluyor. Bunlar uretildikten sonra kimse bakmiyor mu aklim almiyor. Bu Pooh da biraz oyleydi. Kostumun karin kismi ozellikle Pooh hareket ederken kotu gorunuyordu, bir de elleri acikta birakmislar, cok cirkin olmus. Cocuklarin umrunda degildi tabi mutlulukla hoplayip zipliyorlardi Pooh'nun cevresinde, belki de o yuzden kimse duzeltmeye calismiyordur bunlari, cocuklar her sekilde kabul ediyor ve mutlu oluyor iste:) Parti sonrasi "bir kahve icmeye" Filiz ve Murat'a ugradik. Dur durak bilmeden konudan konuya atlayip muhabbet ettigimizden olsa gerek saat kac oldu ki diye baktigimizda 1'e geliyordu:)

Cuma is cikisi Bryant Park'in onunde tesadufen 10 metre arayla giderken Ilkay ve Sibelle birbirimizi bulunca aksamin planini yapmak hic de zor olmadi. Ilkay alkolsuz haftasonlarini protesto ediyor, biz de sirf protesto edilmemek icin (!!!!) ona uyuyoruz:)) Kendimizi ilk otobusle Ilkaylara attik. Sarabimizi actik, Beytiden mezelerimizi aldik, onumuzdeki iki gunluk kocaa (!!) haftasonunu kutladik. Emine ve Murat da yemekten sonra geldi. Cumalari HBO'su olan arkadaslara gidince gece Real Time With Bill Maher ile son buluyor, o gece de oyle oldu.

Pazartesi, Nisan 03, 2006

Tugba Karademir


Biraz once ESPN'de Bayanlar Serbest Buz Pateni yarismasini vermeye basladilar ve ilk yarismacinin adi adnons edildi Tugba Karademir. Aaa? Yillardir acep bir gun buz pateninde yarisan bir Turk gorebilecek miyim derdim, muradima erdim :)

Sasirmakta haksiz sayilmam. Izlerken dustu dusecek diye agzim yuregime geldi ama gayet guzel, hatasiz programini bitirdi Tugba. Sonra google'ladim, buzpateni.com'da okuduguma gore gayet guzel basarilari varmis.

Tebrik ediyorum efenim, ornek olur bir gun buz pateni sampiyonumuz olur bir gun insaallah. Simdilik Sasha Cohen ile yetinecegiz!

Film: Lamerica & Flight Plan

Lamerica, 1994 Italyan yapimi bir film. Nerden listemize girmis bilmiyorum ama iyi olmus. Film Arnavutluk - Italya iliskisini ve genel olarakta Arnavutluk'taki haklin Sovyetlerin cekilmesinden sonraki demokrasiye gecis doneminde yasadiklari acilari, siniri gecip Italya'ya kacarak, kacak isci olarak calisip acliktan kurtulmaya calismalarini, ve yasadiklari tum sefaleti gozler onune seriyor.

Basrol oyuncusu Enrico Lo Verso (Gino), Hannibal'da da oynamis ama dikkat etmemisiz. Bu filmde Arnavutluga gelen sahtekar tiplerden birini canlandiriyor. Ortagi ile birlikte yasli bir Arnavut'u bir firmanin basinda gibi gosterip dalavere cevirme pesindedirler.

Ancak, isler beklendigi gibi gitmez. Yasli adam, ortaliktan kaybolur ve Gino onu bulmaya calisirken, git gide Arnavut halkinin nasil ezildigini yasayarak ilk elden sahit olur...7.5/10


Flight Plan, guzel basladi. Ilginc bir sekilde de ilerledi ama bence kotu sonlandirildi. Jodie Foster'in o asabi yuz ifadesini unutmusum epeydir...

Efendim, Jodie Foster esini yeni kaybetmistir. Esinin cenazesini Berlin'den Amerika'ya goturmekte oldugu ucaga biner kiziyla. Uykuya dalar, uyandiginda kizi yoktur ve hemen aramaya baslarlar. Ucak ta ucak hani, iki katli devasa bir sey. Jodie hanim da ucagin motorlarini dizayn etmistir ve ucagi avucun ici gibi bilmektedir...

Neyse film yeni gerisini anlatip izleyeceklerin hevesine tursu suyu sikmayalim. Ben sonunu pek sevmedim. Cok yapmacik olmus cok. Hele hele, gicik ettigi arap yolcunun jestine bir tesekkur etmemesi iyice beni de gicik etti. 6/10

Perşembe, Mart 30, 2006

Kitap: Victorian Britain (Kirim Savasi)


Dun Paul Allitt'in kitabindan Cin ile ilgili bolumu aktarmistimden. Bugun Krim savasi ile ilgili kismi aktarmadan once wikipedia yardimiyla biraz hafizamizi bilgilerimizi hatirlayalim...

SAVAS ONCESI DEVLETLERIN KONUMU...
Ingiltere 1850'lerde hala altini cagini yasarken, Rusya agresif bir sekilde buyumekte ve hem Guney Asya'da Ingiliz Imparatorlugunun incisi konumundaki Hindistan'i tehdit etmekte hem de o gunlerde 'Avrupa'nin hasta adami' olarak adlandirilan ve uzun bir zamandir gucu azalmakta olan Osmanli Imparatorlugunu tehdit etmektedir.

Bu ikinci tehdit Ingiltere ve Fransa gibi diger Avrupa guclerini yakindan ilgilendirmektedir; cunku Rusya'nin Osmanli'yi gecerek Akdeniz'e inmesi, uzak doguya acilan kapilara hakim olmasi ya da buralardaki diger egemen guclere direkt baski yapabilecegi stratejik bir konuma gecmesi anlamina gelmektedir.

Imparatorluklar tanim itibari ile cok milletli ve genellikle cok dinli yapilar. Osmanlinin icinde de muslumanlarin yani sira, hem Fransa'nin hamisi oldugu katolikler hem de Rusya'nin hamisi oldugu Ortodokslar vardir ve her iki devlet bu dini gruplari bahane ederek Osmanlinin ic islerine mudahalelerde bulunmakta, cesitli isteklerde bulunmaktadirlar. Ornegin her iki dini grup, Osmanli'nin egemenligindeki Kudus, Bethlehem gibi Hristiyan dunyasi icin onemli yerlerde hak iddia etmektedir.

SAVASA DOGRU...
1852'ye vardigimizda bu iki cikar grubunun istekleri celismeye baslar. 1. Sultan Abdulmecid, Fransa tarafinin isteklerini kabul eder. Bunun uzerine Car ordulari bugunku Moldovya ve Romanya topraklarina dogru hareket eder. Bunun uzerine Fransa ve Ingiltere donanmalari Canakkale'ye yonelir. Once masaya oturulup, diplomatik bir cozum aranir ancak Sultan Abdulmecid digerlerinin kabul ettigi anlasmayi kabul etmez ve savas baslar...

SAVAS
Maalesef 30 Ekim 1853'de Sinopta, daha sonra 1877 Plevne mudafaasi ile tarihe adini yazdiran Osman Pasa'nin onderlik ettigi bir geminin de bulundugu Osmanli firkateynleri Rus savas gemileri tarafindan imha edilir. Wikipedia'ya gore, Ingilizler, daha guclu Osmanli gemilerinin gonderilmesini engellerler; cunku Ruslar zayif firkateyleri yok edince, kendilerine savas icin hakli bir sebep (casus belli) cikmasini arzularlar. Nitekim 1854'de Fransa ve Ingiltere 7bin Osmanli askerinin yanina 25er bin asker gondererek Osmanli'ya destek olurlar.

Neyse, olayin kitapta gecen Ingiltere tarafindan bahsedeyim. Ingiltere, 1815'deki Napolyon savaslarindan sonra ilk defa bir Avrupa kuvveti ile savasacaktir ve buna pek te hazir degildir. Savas esnasinda pek cok rutbeli asker oldugu icin, iyi olan ve sag kalmayi basaran askerler hizli bir sekilde yukselebilmektedir ancak aradan jenerasyon gecmistir ve ordunun basindakiler yaslanmistir...

Ingiliz asilzadeleri icin ticaret yapmak 'calismak' anlamina geldigi icin pek makbul degildir ama Ingiltere ordusunda olmak tercih edilen bir seydir. Ancak, para ile rutbe satin almak mumkundur. Ayrica, pek cok rutbe sahibi asker, oralara hak ettikleri icin degil asil olduklari icin gelmislerdir. Durum oyle ilginctir ki mesela bir albay, askerlerinin kiyafetlerini, renklerini degistirme yetkisine sahiptir ve bu asilzadeler oldukca burnu havada, dedigim dedik tipler olduklarindan Ingilizler savasa geldiginde ordulari rengarenk uniformalarla doludur.

Komuta kademesindekilerin cok yasli oldugundan bahsetmistim, kitapta bahsedilen komik bir ornekten bahsedeyim. 65 yaslarindaki komutanlardan biri 1815'de Fransizlara karsi savasmis ve Kirim savasinda Fransizlarla ayni saflarda olmalarina ragmen dusmandan bahsederken hala 'Fransizlar' diye konusuyormus. Hatta bazen cadirindan cikip hizla kosusturan Fransiz askerlerini gorunce, dusmanin karargahi ele gecirdigini sanip panikliyor, zar zor sakinlestiriyormus :)

Yine savasin icinden bir anektod... Tabii 50bin kisi soz konusu olunca, bayagi bir alana dagiliyorlar. Komutanlar bir tepeden savasi izliyorlar. Bir ara Ingiliz Komutani (Lord Raglan) Ruslarin bir topcu birligini ele gecirdigini gorup yanindaki Lord Lugan'a "hafif birliklerin basindaki Lord Cardigan'a git ve bu toplari yeniden ele gecirmesi soyle" der.

Bu Lord Cardigan, 57 yasinda, acaip kotu sohretli, capkin mi capkin (hatta bunun Kralice'nin de icinde bulundugu bir grup ile bir resmi yapilmis ancak Kralice bunun capkinligini ogrenince ne olur ne olmaz diye kendini resimden sildirmis), parayla oldugu mevkiye gelmis ve Ingiliz tarihinde ozellikle "charge of the light brigades" (hafif kuvvetlerin taarruzu) seklinde gecen bu olayla aniliyor. Savasa da kendi ozel yati ile gelmis. Aksam olunca yatina cekiliyormus.

Neyse, Lord Lugan mesaji iletirken toplari degil 'silahlari' gibi bir laf kullaniyor. Lord Cardigan vadide ve top filan gormesi mumkun degil zaten. Hangi silahlari diye soruyor? Bakiyor ilerde bir Rus bataryasi var. Lord Lugan'da "orda orda" diye o yonu isaret ediyor.

Simdi bu noktada kitap diyor ki, 'zaten zuppe bir tipti, sorgulamadi! Ama wikipedia'ya gore, 'olur ama vadinin iki tarafinda Ruslar var' diye askerlerinin onunde suphesini bildiriyor. Ardindan da emre uyup 674 kisi ile birlikte 1 km uzaktaki Rus birliklerine saldiriyorlar.

Bizim Lord Cardigan, en onde atiyla kostur kostur gidiyor, sonra bir arkasina bakiyor ki askerleri arkada kalmis. Zaten hem karsidan hem vadinin iki yanindan kursun yagiyor. Bu sefer geri donuyor. 130 kisi capraz ates altinda oluyor. Sonra bataryayi ele geciriyorlar ama hemen ardindan buyuk bir Rus birligi oraya hareket ediyor ve savunmalarinin mumkun olmadigini farkedip yine capraz ates altinda geri cekiliyorlar. Geri donebilenlerin pek cogu agir yaralidir ve buyuk kismi olur. Tepeden olayi izleyen Fransiz komutani durumun garipligi karsisinda "It's magnificent but it is not war" demis.

Cok meshur bir de siir yazilmis bu konuda:

"Forward, the Light Brigade!"
Was there a man dismay'd?
Not tho' the soldier knew
Someone had blunder'd:
Their's not to make reply,
Their's not to reason why,
Their's but to do and die:
Into the valley of Death
Rode the six hundred.

Tamamini surdan okuyabilirsiniz...

Son olarak Ingiltere'de bir suveter turune (aslinda bizdeki hirka) Cardigan adi verilmis bu Lord Cardigan'dan dolayi.

SAVASIN ILKLERI
Velhasil savasta bir suru ilkler yasanmis. 300 kusur fotograf cekilmis ve fotograflanan ilk savas olarak tarihe gecmis.

Yine ilk defa gazeteciler yerinde savasi takip edip haberlerini gecmisler. Telgraf sayesinde oldukca hizli haber alinabiliyormus savastan. Gazeteciler, Oyleki bazi komutanlar saha raporlarindan once gazeteden okuyormuslar bazen haberleri.

Haberler o donemde henuz sansurlenmedigi icin mesela yukarida anlattigim olaylar, yasanmalarindan hemen bir gun sonra gazetedelerde yayinlanmis. Yazilarin birinde olaylara bir 'blunder' ('gaf') sebep oldu denmis. O siiri yazan bir baska Lord, Tennyson Alfred'in aklinda kalmis bu laf ve siiri onun etrafinda yazmis.

Yine en azindan Ingiltere icin bir ilk, buyuk capli olmamakla birlikte savas karsiti gosteriler olmus.

Kendisi oldukca varlikli olan Florence Nightingale, bu savasta o donemde oldukca degersiz gorulen hemsirelik meslegine saygin bir yere getirmis. Victoria Ingilteresi'nde calismamak bir erdem ve kadinlarin isi varliklarina uygun koca bulmak iken Florence Nightingale evlenmek yerine kendini sectigi meslegine atamis...

Kralice Viktoria, basari gosteren askerlere verilmek uzere bir nisan hazirlatmis ("Victorian Cross"). Victorian Cross halen Ingiliz ordusundaki en ust odul imis. O doneme kadar sadece rutbeli askerler, yani asilzadelere odul verilirken, bu savastan sonrasinda erlerde odullendirilmis.

Savas sonrasinda baslanarak 15-20 yillik bir surecten sonra, asilzadelerin parayla rutbe sahibi olmasi olanagi tamamen kaldirilmis.

Çarşamba, Mart 29, 2006

Iiiki dogdun Balkiiiir

Efendiiim, Burak Balkir Unur kardisimiz bugun bir yas daha ihtiyarladi (ve hala bekar). Kendisine nice mutlu yillar diliyoruz!

Duyduguma gore gece GE'de gece 3lere kadar calisiyormus bu aralar. Mudur olmak zor zenaat netekim :)

Yandaki resim gecen hafta Mannahatta'daki bulusmamizdan!
Off yaa, bizim de yolu yarilamamiza az kaldi. Orta-yas krizlerindeyim galiba :)

Kitap: Victorian Britain (Uyusturucu Savaslari)

Patrick Allitt'in universitede verdigi derslerden derlenen Victorian Britain adli audiobooku dinliyorum. Bugun dinledigim bolumlerden Opium Savaslari ve Kirim Savaslarini Ingilizler acisindan anlatan kisimlar oldukca ilgimi cekti. Aklimdayken buraya yazayim dedim...

SAVAS ONCESI INGILTERE - CIN ILISKILERI
Once Opium Savaslarindan biraz bahsedelim. Bu bolumun Cin acisindan degerlendirilmesini Cin Tarihini okurken etraflica dinlemistim... Ingiltere'de 1820lerde alevlenen Sanayi devrimi beraberinde 'free-trade' (serbest ticaret) akimlarini getirir. Bu esnada Cin Manchu'lar tarafindan kurulan Qing Hanedani tarafindan yonetilmektedir. Cin ile Ingiltere arasindaki ticaret 18. yuzyildan itibaren katlanarak artar. Ancak bu artis onceleri tek yonlu ve Cin'in lehine gelisir. Cin Ingiltere'ye basta textil urunleri olmak uzere pek cok cesit urun satar ve karsiligini Gumus olarak alir ancak Ingiltere'nin israrlarina ragmen 'ihtiyacimiz yok' diyerek pek bir sey satin almaz. Bu donemde Cin'in disariya acilan bir tek limani vardir: Canton...

Sonucta Ingilizler Cin'e ne satacaklarini bulurlar: opium (bir cesit uyusturucu). Opium kullanimi Cin'de inanilmaz yayginlasir ve genel sagligi tehdit edip, toplumu felc edecek bir hale donusur.
Sonucta imparator, Lin Zexu adinda hirsli ve yetenekli bir yoneticiyi bu durumu sonlandirmakla gorevlendirir. Lin Zexu, bir yandan Ingilizlerin rusvet verdigi yerel yoneticileri bulup asmak, bu duruma goz yuman yonetici ve ticaret erbabini agir sekilde cezalandirmak gibi onlemler alirken, bir yandan da hastaneler kurup uyusturucu muptelalarini tedavi ettirmeye baslar. Bir de Ingiliz Kralice'sine, 'acil onlem almasi' icin hafif tehditkar bir mektup yazar.

Lin Zexu git gide baskilarini arttirir, baskilar yapip depolarda ele gecirdigi tonlarca opium'u yok eder. Ingiliz gemiciler ticaret erbabi, Ingiltere'deki 'serbest-ticaret' yanlilari araciligi ile Ingiltere hukumetini konuya mudahale etmeye cagirirlar.

SAVAS
Neyse, 1839'da Kawloon'da sarhos Ingiliz gemicilerin bir Cin tapinagini yerle bir edip kendilerini durdurmaya calisan bir Cinliyi oldurmesi ile gerginlik tirmanir. Cin, gemicileri ister, Ingiltere hukumeti ise 'benim vatandasimi sen yargilayamazsin' der ve bu istegi kabul etmez. Ardindan Ingiltere savasa hazirlik icin Hong Kong ele gecirir. Ardindan durum iyice cigrindan cikar ve donemin guclu ve teknolojik olarak cok ustun Ingiliz Donanmasi, Cin kuvvetlerini kisa surede yerle bir eder. Savas baska bolgelere sicrar ver Cin yenilgi ustune yenilgi alir. Sonucta 1842 yilinda Ingiliz kuvvetleri Kuzey Baskenti olarak adlandirilan Nanjing'e (Beijing guney baskenti oluyor) yaklasir ve Cin pes etmek zorunda kalir.

Cin oldukca agir bir antlasmaya imza atar ve pek cok liman kentinde kontrolu kaybeder. Ingilizler zorla, uyusturucu ticareti basta olmak uzere pek cok ticari ve dini ayricaliklar kazanirlar. Bu ayricaliklar otomatikman diger emperyalist Avrupali ulkeler (ve Amerika) icin de gecerli olacaktir.

Ingiltere hukumetinde konu tartisilirken, kimileri 'bu rezalet bir durum, Ingiltere hukumeti, uyusturucu gibi kirli bir sey icin savasa gitmesi ahlaksizca' derken, kimileri de 'opium Ingiltere'de serbest, bu barbarlar serbest ticaretin onune gecmeye, Ingiltere ekonomisini baltalamaya calisiyorlar' der. Sonucta para/sermaye, ahlaki degerleri unutturur.

SAVAS SONRASI CIN
Bu yenilgiler, Qing hanedani icin buyuk bir yikim olur. 1850'lerce Hong Xiuquan adinda sonradan hristiyanliga donem bir gocmen, (Hakka) Isa'nin genc kardesi oldugunu iddia ederek daha sonra Taiping Isyani olarak adlandirilacak, Cin tarihinin en kanli isyanlarindan birini baslatir.

Ilginc geldigi icin Hakka'dan biraz bahsedeyim...Ming hanedanligi'nin yikilip Qing hanedanliginin kuruldugu donemde, Manchulardan kacan Imparator erkani Taiwan'a siginir, bu donemde su kenarlarindaki bolgeler bos kalir. Daha sonra Qing imparatoru bu bolgelerin doldurulmasini emreder ve bu bolgelere gocmenler gelir. Ancak yerinde kalanlar verimli bolgeleri tutar ve sonradan gelen bu gocmenlere birazda hakaret anlaminda Hakka - misafir aileler - adini verirler.

Neyse bu konuyu burda bitireyim cunku 12 yil suren bu isyan basli basina bir yazi konusu...

Pazartesi, Mart 27, 2006

V for Vendetta ve Village Gourmet


Haftasonu bir suredir yapmadigimiz iki sey yaptik. Birincisi sinemaya gittik: V for Vendetta. Bundan once en son hangi filmi sinemada seyretmistim diye dusunuyorum...hala dusunuyorum...bilemiyorum. Lord of the Rings'den beri sinemaya gitmemis olamam degil mi? Balik hafizali oldugum dogru galiba, hatirlayamadim cidden:)) Haftada 2-3 film seyrederiz genelde ama genel olarak koltukta yayilip seyretmeyi sevdigim icin sinemaya 'sinema filmi' olarak adlandirdigim bol efektli filmler icin gidiyorum sadece. Netflix sagolsun:))

Matrix'i de yapan Wachowski Brothers'in V for Vendettasi icin nacizane onerim seyredin seyrettirin:)) Cok surukleyici bir film. Natalie Portman da cok begendigim bir oyuncudur, bu filmde oynadigini gidene kadar bilmiyordum gerci, guzel bir surpriz oldu bana:) Filmin konusunu anlatmayacagim ama filmde sikca gecen bir tarihten, 5 Kasimdan bahsedecegim kisaca. 1600lu yillarin basinda bir grup Ingiltere Krali 1. James'i oldurmek icin plan yapar: gunpowder plot. Planda Westminster Sarayi ve Parlamento Binasi'nin yakilmasi da yer almaktadir. Sonunda harekete gecen eylemcilerden Guy Fawles 5 Kasim 1605'de Parlamento Binasinin mahzenlerinde 36 fici barut ile yakalanir, iskence ile sorgulanirken diger orgut arkadaslarini da ele verir ve vatana ihanet sucundan hepsi oldurulur. Simdi de 5 Kasim basta Ingiltere olmak uzere Yeni Zelanda, Guney Afrika ve Kanada'nin bazi bolgelerinde senlik atesli ve havai fisekli bir kutlama haline gelmis.

Uzun zamandir yapmadigimiz ikinci sey de Village Gourmet'de yemek yemek oldu. Ilkay ve Sibel bu civarlarda otururken onlarla giderdik sik sik. Onlar Hudson kiyilarina tasindiktan sonra hic gitmemisiz baktik ki. Elif-Simon ve Emine-Murat dortlusunu de alarak kapiya dayandik. Haftasonlari yemege nereye giderseniz gidin cok erken ya da cok gec gitmedikce populer yerlerin hepsinde 30 dakika ile 1.5 saat arasi bekleme suresi oluyor. Eh, Village Gourmet de bizim kasabanin populer restaurantlarindan. 35 dakika bekledik, cok da kotu sayilmaz:)) Mesela hala denk getirip de deneyemedigimiz P.F. Chang's da 2 saat demislerdi bize saat 9'da gittigimiz bir aksam, aksam yemegi icin gece 11'e kadar bekleyecegimizi cidden dusunmusler miydi bilmem ama biz saskinlik icinde ayrilirken ciddi bir kalabalik vardi kapida yer bekleyen. Hic 2 saat duymamistim da daha once o yuzden aklimda kalmis:) Donelim Village Gourmet'ye. Giris kismini gectikten sonra ana salon, iceriye dogru uzanan ve kenarlarda birkac masanin yer aldigi koridor ve arkada cok ufak bir salon daha. Restaurant bundan ibaret. Ha bir de koridorun diger tarafindaki icki dukkani var. Burda alkol satma izni olmayan restaurantlar genelde kendi ickinizi getirmenize izin veriyor. Village Gourmet isi daha kolay hale getirmis bizim icin, iceride icki satan bir dukkan var:)) Yanimizda tasimak zorunda kalmiyoruz boylece. Bayagi geldik Village Gourmet'ye ama on taraftaki salonda masa bulmayi hic basaramadik simdiye kadar. Hadi suraya gidelim diye sadece birkac saat oncesinde plan yapinca rezervasyon sansi da olmuyor. Bu sefer de koridor dustu payimiza. Ac oldugumuz ve zaten yeteri kadar bekledigimiz icin simariklik yapip hayir biz on taraf istiyoruz diyemedik tabi, tipis tipis koridora yoneldik. Yemek lezzetlisinden sohbet cok keyiflisinden sarap da iyisinden olunca nerde oturdugumuzun pek onemi kalmadi gerci:)

Cumartesi, Mart 25, 2006

Cafetasia


Persembe aksami sevgili Gilda sagolsun toparladi bizi. Birkac haftada bir hadi bakiim diyip gayet guzel mekanlar seciyor, bize de gidip eglenmek kaliyor:) Adil asagida bahsetmis zaten Mannahatta'daki aksamdan. Ben bulusma oncesi ne yesem diye dolanirken buldugum Thai restaurantindan bahsedecegim. Bir onceki bulusmaya isten cikar cikmaz gitmistik ve cok aciktigimiz icin erken cikmistik ordan. Bilenler bilir benim ac halim hic cekilmez. Kan sekerim aniden dusuveriyor, gozum donuyor bir anda. Huysuz olurum acken, cabuk sinirlenirim. Adil genelde benden cok daha gec aciktigi icin onunla disarida bir yerlere gidecegimizde cantama mutlaka bir paket biskuvi, kuruyemis falan atarim.

Bu sefer akillandim ya, gecenin tadini cikaracagim yemek dusunmeksizin. Biraz erken indim downtowna. Ne yesem diye o sokak senin bu sokak benim dolanirken yeni acilmis bir Thai restauranti buldum Broadway'de: Cafetasia. Kapida brosur dagitan cok seker Taylandli hatunla biraz muhabbet ettikten sonra listedeki yemekler de gozume orjinal gorununce daldim iceri. Benim bir de oyle bir rahatsizligim var:)) Illa da degisik olsun, farkli olsun, daha once yemedigim hatta mumkunse hic bilmedigim birsey olsun. Evde yemek yaparken bile ayni yemegi iki kere ust uste ayni sekilde yapmiyorum, bunu eklesek nasil olur, bunu cikarsak noolur...bazen tutuyor bazen tutmuyor ama benim cok hosuma gidiyor:))

Her yere konulmus mumlar ve ahsap agirlikli bir dekorasyonla icerisi los ve pek hos olmus. Cam kenarinda boydan boya uzanan sira seklindeki masayi gorunce hemen orda bir yer sectim kendime. Servis cok iyiydi, bizim tarafa bakan Ryu nerdeyse hic ayrilmadi o bolumun basindan. Sadece appetizer menusunden birkac sey denedim, fistik soslu olan bir tanesi benim damak zevkim icin fazla tatliydi digerleri fena degildi. Ilk kez denedigim Lychee Martini'yi cok basarili buldum. Lychee saniyorum Cin'in guneyinde yetisen bir meyve. Amerika'da da California'da yetisiyormus. Ben bu meyveyle 2-3 yil once tanistim ve cok sevdim. Ne yazik ki pek yaygin degil bizim buralarda. Bu yil hic yoktu mesela civardaki marketlerde:(

Cuma, Mart 24, 2006

Manhattan'da bulusma...


Persembe aksami Gilda Kumdas'in on ayak olmasi ile NY'ta Finans firmalarinda calisan Turkler Mannahatta barinda yeniden bir araya geldik. Epey kalabalik bir grup olustu, yine yeni arkadasliklar kuruldu, guzel sohbetler dondu.

Cikista 15-20 kisi yakindaki bir Yunan Diner'ina gittik. Pek cogumuz Engin Yilmaz'a uyup gecenin o saatinde Gyro Delux'i mideye indirdik. Eve vardigimizda saat neredeyse yarima geliyordu.

Gecenin bu saatinde (~02:30) yeniden ayaktayim cunku az once yazilim grubundan bir arkadas aradi ve Tokyo'da Production problemi oldugundan bahsetti. Production dosyalarini degistirme yetkisi olan Londra'daki arkadaslar is yerine henuz varamamis, is basa dustu. Neyse hallettik...

Geceden bir iki fotograf var ama henuz bilgisayara aktarmadim, artik yarina...

Çarşamba, Mart 22, 2006

Simdi Okullu Olduk!


Buyuk sehirlerde bir yuva cilginligi yasaniyormus da haberimiz yokmus. Manhattan'dan bahsedecegim. Patronumun oglunu yuvaya yazdirma maratonu nihayet sona erdi. Ben de bu sureci yakindan takip etme firsati buldum. Ilginc geldigi icin yazmak istiyorum. Iyi yuvalar genelde pahali, bu anlasilabilir birsey. Gerci yarim gunluk bir yuvaya en pahali yuvalarin tum gun ucretlerinin 1.5 katini vermek bence cilginlik ama neyse, cocugu olanlar benimle ayni sekilde dusunmeyebilir. Bana abarti gelen bu yuvalarin ogrenci secimi. 2-2.5 yas cocuk grubundan bahsediyoruz bu arada. Buyrun Apprentice'in (Turkiye'de de Cirak olarak verilmisti bu yarisma galiba) cocuk versiyonuna!

Amerikadaki Ivy League universiteleri herkes biliyordur sanirim. Iste bu yuvalar da ivy league yuva kategorisine giriyor. Patronuma gore boyle bir yuvaya giden cocugun yine bu kategoride bir ilkokula, ardindan ortaokula, liseye derken ivy league bir universiteye kabul edilme olasiligi yuzde yuz gibi birsey. Bir de oyle elit bir ortamda bulunmanin sosyal olanaklar acisindan artilari varmis. Sayilari bir elin parmagini gecmeyecek bu yuvalarda yilda 5 kisilik yer aciliyorsa 500 kisi basvuruyor o ayri. Burda bahsedecegim ozellikle bir tanesi: 92nd Street Y.

Okuldan basvuru formu almak bir dert. Yilda sadece bir gun form dagitiliyor, o formlari da alabilmek icin belli saatler arasinda telefon etmeniz gerekiyor, hatti bos bulup da dusurebiliseniz tabi. Formlar bitmeden alabilen sansli ailelerdenseniz geriye cocugunuzu ve kendinizi sinavlara hazirlamak kaliyor. Hani is basvuru formlarinda en iyi 3 ozelliginiz, en kotu 3 ozelliginiz, niye sizi alalim gibi sorular vardir ya, aynilari bu yuvanin basvuru formlarinda da var:) Hatirlatiyorum, 2-2.5 hadi olsun 3 yasindaki cocugunuz icin dolduruyorsunuz bu formu. Bazi yuvalar ayrica referans mektuplari da istiyor (cok ciddiyim).

Form gonderildikten sonra sira geliyor sinava ve gorusmeye. Cocuga sorular soruluyor, cevaplarina, cevap verme tarzina, davranislarina falan bakiliyor. Derken cocuk birkac baska cocukla birlikte bir odaya kapatilip bir kurul tarafindan izlenmeye basliyor. Hangi oyuncaklarla oynuyor, nasil oynuyor, digerlerine nasil davraniyor, birakip gittiniz diye agliyor mu vs vs vs. Artik hangi kriterlere gore degerlendiriyorlar bilmiyorum. Ama mesela bir ogretmen cocuklarin hepsini masal okumak icin topladiginda patronumun oglunun digerlerinden ayrilip oyuncaklarla oynamaya gitmesi ve masali ordan dinlemeyi tercih etmesi uzerine annesinin uzuntuden aglama noktasina geldigini biliyorum. Bu gene birsey degil. Yuvalarla ilgili forumlari dolasirken okuduklarimi sindirmeye calisiyorum hala:) Mesela, 3 yasindaki bir kiz cocugu yuva sinavinda (hangi yuva oldugunu bilmiyorum ama olay New York'da geciyor) bir resim yapmis. Giderken de resmini goturmek istemis, verilmeyince aglamis ve agladigi icin yeterince olgun olmadigi gerekcesiyle basvurusu reddedilmis. Saka gibi geliyor kulaga degil mi?

Gectigimiz yillarda bir de skandal olmus velilerin bu okullara cocuklarini sokmak icin yapabilecekleri uzerine. 2002 yilinda Citigroup analistlerinden biri rating yetkisinin kendisinde oldugu musterileri, telekomunikasyon devlerinden AT&T'nin ratingini yukseltmesi karsiligi ikiz cocuklarinin bu okula kabul edilmeleri icin yardim istemis. Citigroup CEO'sundan alinan bir yazi ve okula yapilan 1 milyon dolarlik bagis sonucu cocuklarin yuvaya kaydi yapilmis:))) AT&T'nin ratingi de yukselivermis. Soyleyecek soz bulamiyorum, 1 milyon dolar bu yahu, tanrilar cildirmis olmali. Gulsem mi aglasam mi bilemedim. Olayi merak edenler buraya ve suraya bakabilir. Artik kayit icin bu tur bagislar kabul edilmiyormusmus.

Efendim? Yok, bizimkiler 92nd Street Y icin yedek listedeler. Ama kabul edilenler genelde sonradan vazgecmedigi icin muhtemelen olmayacak. Brooklyn'de ayni seviyede bir baska yuvadan kabul aldi gururlu anne-baba ve ne olup bittiginden haberi bile (umarim) olmayan cocuk.

Salı, Mart 21, 2006

Sporcu Genclik...

Iki sene once bu vakitlerde, hayatimda iki ilki bir arada baslattim. Hem Ilkay Kazakci kardesimin "Bu memlekette herkesin bir gym uyeligi vardir" sozune kanip 1.5 yilligina gym'e yazildim hem de baktim kilo almis basini gidiyor, 212 pound olmusuz (~96Kg), South Beach diyetini uygulamaya basladim. Asagida yazdiklarim daha cok kilo vermek isteyen erkekler icin gecerli...

Bu surecte saglikli beslenme ve diyet konusunda ogrendiklerimi bir yazida buraya aktardim ki millet faidelensin efendim! Tabii hepi topu 6 ay yapabildim ikisini de ama cok iyi oldu. Pek cok sey kalici hale geldi. 6 ayin sonunda 185 pounda (~84Kg) indim. Bunda agirlik calismanin cok buyuk etkisi oldu, once niyesini aciklayayim, sonra burdan devam ederim...

Aldiginiz kaloriden fazla harciyorsaniz, kilo verebilirsiniz demektir. Olcusu de su 7000 kalori harcayinca = 1 Kg hafifliyorsunuz. Insan hic bir sey yapmasa da kalori harciyor. Ornegin bir saat uyudugunuzda vucudunuz 70 kalori yakiyor. Eger 70 degil de 100 kalori yaksa hic bir sey yapmadan gunde ~200 kalori fazladan yakacaksiniz...

Nasil mi? Vucudunuzdaki "yag" yerine "kas" koyarak. Kas, bakim isteyen bir sey. Vucut kasi korumak icin normalde yaktigindan daha fazla kalori yakiyor. Iste bu yuzden duzenli olarak agirlik kaldirmak bir cesit diyet alternatifi olarak dusunulebilir.

Devam edelim. Araya Turkiye tatili ve is yuku girince 6 ay sonra diyet ve gym gume gitti. Bu 6 aylik surecte, ne kadar yagi kasa donusturdugumun bence en iyi olcutlerinden biri sanirim bench press. 95 pound (43 Kg) ile basladim, 6 ay sonra kendi agirligimi (185 pound) kaldirabilir hale geldim. Agirlik calismayi biraktiktan 4 ay sonra da kilom dibe ulasti: 172 pound (78 Kg). Sanirim ODTU'den mezun oldugum 93 yilindan sonra ilk defa 80'in altina inmis oldum.

Vucut kasi korumak icin fazla kalori yakiyor dedik ama sonsuza kadar degil elbette. Tersine, insan vucudu oldukca ekonomik davraniyor ve eger korumasina gerek kalmadigina kanaat getirirse, kasi yaga donusturuyor. Ancak bu oyle 2 gunde olmuyor tabii.

Bende yaklasik 1.5 yil hafif hafif kilo alma seklinde oldu. Agirlik calismayi ve diyeti biraktiktan 1.5 yil sonra 2005 Araliginda 190 poundu gorunce, tekrar gym'e dondum (Bu arada 1.5 yil gitmememe ragmen her ay tikir tikir 45$'ida odedim yani, ne diyim).

Dedim ya, kas yaga donusuyor ama oyle cok hizli olmuyor bu is. Netekim, Ocak'ta 135 pound ile bench presse basladim. 2.5 ay sonra daha once 6 ayda ulastigim seviyeye geldim ve 185 poundu kaldiriyordum. Iki uc hafta once de hedefim olan 225 poundu (~102Kg) kaldirabilmeye basladim.

Dolayisiyla ozetlersek;
  • Agirlik calismak kilo vermek icin iyi bir yontem
  • Agirlik yapmayi birakir birakmaz kas yaga donusuyor diyenlere inanmayin
  • Agirlik calismaya ara verseniz bile yeniden baslayinca sil bastan olmuyor
  • Bogazina duskunlere (kendimden degil Ilkay'dan bahsediyorum :) siddetle tavsiye edilir!

Pazartesi, Mart 20, 2006

Prison Break

Oh be! Sonunda ikinci sezon basliyor! Keyfimize diyecek yok bugun. Izliyorsunuzdur umarim:) Kesinlikle tavisye ederim, super bir dizi. Pazartesilere hicbir plan program yapmiyoruz o varken:)) Kasim sonlariydi herhalde ilk sezon bittiginde. Ikinci sezonun muhtemelen 4-5 ay sonra baslayacagini ogrenince cok buyuk hayalkirikigina ugramistik. Engin burdayken sezon ortasindan girip izlemeye baslamisti, o da tiryakisi oldu:) Dizi, sucsuzluguna inandigi, baskan yardimcisinin kardesini oldurmekten idama mahkum abisini kacirmak icin kendisini hapse attiran; hapishaneyi tasarlayan muhendislerden oldugu icin her yeri avucunun ici gibi bilen Michael Scofield’in hapiste basindan gecenler, abisini kurtarma calismalari ve diger mahkumlarla iliskileri uzerine. Amerika’da olanlar icin saat 8/7c fox’da efem:))

Sabahimi guzel kilan bir diger sey de ofisdeki duvar takvimimde bugun icin ‘spring begins’ yaziyor olmasiydi. Mart istedigi kadar kendini kis ayi zannetmeye, oyle davranmaya devam etsin, yaziyor iste, bahar resmi olarak basladi bugun:)) 2 Nisan'da da yaz saatine gectik mi tamamdir bu is, kisliklar kaldirilabilir:)))

Cumartesi, Mart 18, 2006

Las Ramblas


Iste yeni kesfim: Las Ramblas. Super bir Ispanyol tapas bar! Is cikisi isyerinden bir grupla gittik, nefisti. West Village'daki bu bar kucucuk, ama ic dekorasyonu oyle guzel ki hic bogucu gelmiyor insana o kucukluk. Kendinizi cok rahat hissedeceginiz bir ortami var. Calisanlar da son derece guleryuzlu ve bilgili. Sahibi Natalie de cok sekerdi. Benim restaurant, bar ya da cafe degerlendirme kriterlerimden birisi de tuvaletlerin temizligidir. Tuvalet mis gibi cicek kokuyordu ve tertemizdi. Tapaslarin secimi konusunda garsonumuz cok yardimci oldu. Gunun spesiyalleri mutlaka denenmesi gerekenlerden. Farkli aromalarda sangrialari var, cilekli olani cok begendik. Ama yine de sangria siralamasinda hala Sevilla bir numara benim icin. Ordaki sangria kadar iyisine henuz rastlamadim. Kesinlikle tekrar tekrar gidecegim ve herkese de tavsiye edecegim bir mekan.

Biraz da tapa! Tapa'yi meze diye cevirmek yanlis olmaz herhalde. Genelde yemek aralarinda atistirmalik olarak yeniyor ve birkac kisi paylasiyor. Tadimlik yani. Biz dokuz kisi menunun yarisini soyleyerek yemek haline donusturduk isi:)) Bir teoriye gore tapa Ispanyol Krali 10. Alfonso'nun bulusu. Kralin, hastaligi sebebiyle yemek aralarinda biraz sarabin yaninda ufak tefek birseyler atistirmasi gerekiyormus. Kral iyilestikten sonra da bunu bir kural haline getirerek halkin ac karnina fazla alkol almasini onlemis. Bir diger teori de, ciftcilerin ve iscilerin yemek zamanina kadar fazla acikmayi ve gucsuz dusmeyi onlemek amaciyla yemek aralarinda kucuk miktarlarda yemeye baslamalari.

Çarşamba, Mart 15, 2006

Film: Open Water

Filmleri izleyip duruyoruz ama is yazmaya gelince tembellik etmeye basladik bu ara, bayagi film birikti:) Bu filmi ilk duydugumda gene mi jaws diye es gecmistim. Sevgili Cem’in onerisiyle kiraladik ve izledik. Cok etkileyici bir film, bittiginde kalakaldik bir sure. Oldukca kucuk butceli bir film ve sanki amator kamerayla tatildeyken cekilmis izlenimi veriyor – bence bu daha gercek kiliyor filmi – ama son derece gercekci bir film. Gercek bir olaydan esinlenilmis olmasi da insanin tuylerini urpertiyor. Film kisaca dalis tecrubesi olan bir ciftin tatile gittiklerinde bir dalis grubu ile acilmalari, dalmalari ama tekne ekibinin dikkatsizligi ve umursamazligi sonucu onlar yuzeye cikmadan ayrilip cifti okyanusun ortasinda kopekbaliklarinin cirit attigi bir alanda oylece birakmalari ustune. Insanin basina boyle birseyin gelmesi o kadar olasi ki bunu bilmek iyice urpertiyor sizi seyrederken. Gercek kopekbaliklari ile cekilmis zaten film, o kadar dogal gorunuyor ki hersey.

Sonrasinda biraz arastirma yaptim filmle ilgili. 1998 yilinda Avusturalya’da olmus bu olay. Kiyiya donen dalis teknesi tam iki gun boyunca farketmemis kendi dalis tuplerinden iki tanesinin eksik oldugunu. Teknede bir kosede duran canta da dalgiclardan birinin unuttugu ve gelip alacagi dusuncesi ile gozardi edilmis, kimse acip bakmamis bile. Tekne kiyiya geri dondugunde grubu otele geri goturecek olan otobusun soforu olmus ciftin geri donmedigini ilk farkeden ama onu da kaale alan olmamis. Ancak iki gun sonra tekne ekibinden biri cantayi acip da iki kisiye ait kiyafet, kimlik, cuzdan vs buldugunda ve ciftin otele hic donmedigi anlasildiginda okyanusta arama calismalari baslatilmis. Is isten gecmis tabi bu arada. Iki koca gun okyanusun ortasinda ac susuz ve kopekbaliklari ile bir arada kaldiginizi dusunsenize. Teknenin ayni zamanda sahibi olan kaptanina dava acilmis ama kaptan sucsuz bulunmus ve dava dusmus. Bu olaydan sonra dalis tekneleri ile ilgili regulasyonlar tekrar gozden gecirilmis ve kurallar sikilastirilmis.

Gercekci ve etkileyici bir film 8.5/10

Salı, Mart 14, 2006

Biz olmasak n'apcak bu sirket? :)

Sevgili Eda Kilic ile boyle takiliyoruz birbirimize bazen ofiste herkes gitmis bir biz kalmissak :) Bugun bizim sirket 3 aylik net karini acikladi: 10.34 Milyar dolar! Goldman tarihinin en iyi yili idi gecen sene ama 2005'in ilk 3 aylik donemine gore bu yil %61 artmis net kar. Hiic fena diil di mi?

Pazartesi, Mart 13, 2006

Hoboken, Tasinma, Arthurs


Bu haftasonu yasasin bahar geldiii havalarina girerek gecti. Cumadan itibaren hava superdi. Buranin Mart'ina guven olmaz gerci, gecen kis Nisan basinda kar yagmisti mesela ama bu yil oyle guzel, oyle yumusak bir kis gecirdik ki erken ve uzun bir bahar umuyoruz. Adil'in su anda Frankfurt'da yasayan bolum arkadasi Kuzey'in kardesi Cigdem burdaydi iki haftadir. Son birkac gun de bizde kaldi. Cumartesi taze ve sicacik bagellarimiz esliginde uzun bir kahvalti ettikten sonra Cigdemi Manhattanda havaalani otobuslerinin kalktigi duraga biraktik. Ardindan da uptowndan downtowna tasinmakta olan Kyoko-Numan Numanbayraktaroglul'na yardima gittik. Pek cok yerde oldugu gibi Manhattan'da da haftasonu tasinmak yasak. Yani kamyona yuklenecek esyalarin haftaici tasinmasi gerekiyor. Biz depoda duran ve bizim arabaya sigacak kolileri tasidik. Daha dogrusu Adil ve Numan hallettiler o isi, biz Kyoko ile evde dolap iclerine takilacak raflari monte etmeye calisiyorduk.

Cumartesi trafik yuzunden sadece bir sefer yapilabilince isin esas kismi Pazar'a kaldi. Donus yolunda steak askiyla yanip tutusarak ekibi aksam yemegi icin toplayalim dedik. Tam o siralarda sehre gelmekte olan Ilkay-Sibel ciftini ne isiniz var Manhattanda, park yeri bile yok hadi steak yiyelim diyip muthis bir zamanlamayla tunelin ucundan geri dondurduk, Hoboken'a gittiler onun yerine. Emine-Murat ve Filiz-Murat da zaten Hoboken yolundaymis. Hoboken'da Arthur's Steaks'de bulustuk. Bana fazla yagli geldi et, pek begendigimi soyleyemeyecegim. Margarita ve cheesecake guzeldi gerci. Yine de steak yemek icin bir daha sececegim bir mekan degil Arthur's. Denedik ve sinifta biraktik:))

Yemek sonrasi Hoboken'da nehir kenarinda uzun ve guzel bir yuruyus yaptik guzel havayi degerlendirerek. Eh artik usumeye basladik derken Sibel'in ortaya attigi cay onerisi pek makbule gecti, Ilkay da film seyretmek istersek uyumayacagina soz verince Ilkaylara gittik. Ilkay uyumadi hakkaten, esnemedi bile, ama bu sefer de Adil kaydi kaldi koltukta:) Baktik ki biz bir filmi tamamlayacak halde degiliz, Ilkaylarin HBO'dan kaydettikleri Real Time with Bill Maher'i izledik. Super bir program, cok seviyorum ama HBO'muz yok, izleyemiyoruz ne yazik ki. Kirdi gecirdi yine tam yerine oturan esprileriyle.

Cumartesi, Mart 11, 2006

I did it MY WAY...

Dun sabah otobuste blackberry'den bloglari okuyordum. Arzu Brumendi'nin Sarkilarim adli yazisini okudum ve Frank Sinatra'nin "My Way" sarkisina bayildigini ogrendim. Aklim biraz gerilere gitti...

3-4 yil evvel DivX indirme hastaligina tutulmustum (pek cok arkadasim zaten bir "arsivcilik" ve "indirme" hastaligim oldugunu bilir). 1200 kusur divX filmi arsivledikten sonra divX indirmeyi biraktim, DVD arsivlemeye basladim. Sanirim o 1000lere geldiginde HD-DVD'ler populer olacak. Bu dongunun sonu yok gibi...

Neyse, film indirme hizim film izleme hizina yetisemediginden pek cok filmi hala izlemedim. Ama Arzu'nun yazisi iste bana bir ya da iki yil once izledigim ve aklimda iz yapan, cok cok etkileyici, "kult" bir filmi getirdi. 1996 Japon yapimi "Swallowtail" ya da diger adiyla "YenTown".

Film tarihi belli olmayan gelecekte bir zamanda geciyor. Yen'in yani paranin her sey oldugu bir zaman bu. Dunyanin her tarfindan insanlar hizli para kazanmak icin bir sehire akmis ama tutunamayanlar hic bir ahlaki degerin kalmadigi "Yentown" adi verilen fakirligin diz boyu oldugu gettolarda yasamaktadir. Iste bu Yentown'da fahiselik yapan annesi olunce, onun arkadaslari, kadinin kucuk kizini, yine fahiselik yaparak yasamini surdurmeye calisan Glico adinda genc bir kadinin basina salar ve kacarlar. Glico, kucuk kizi sever ona "Ageha" (butterfly - Kelebek) adini verir ve korumaya calisir.

Glico'nun kazayla, elinde mafyanin pesinde oldugu bir kaseti bulunduran bir adami oldurmesi ile isler catallasmaya baslar. Kaset, Frank Sinatra'nin "My Way" sarkisindan olusan alalede bir kaset gibi gorunmesine ragmen icinde, filmdeki herkesin hayatina yeni bir "yon" verecek bir sir icermektedir...

Bu arada komik bir baska tesaduf... Blogspot, spami engellemek icin "Word Verification" diye bir yonetim uyguluyor. Simdi bu yaziyi postalayabilmem icin asagida basna gosterilen rastgele karakterleri bir kutucuga girmem gerekiyor. Gelen bu rastgele harfleri yaziyorum: kdivxt :) Hayat bir tesadufler zinciri degil mi?

Zoe'da bir gece ve Efes Pilsen

Persembe aksami,cook gecmikmis olarak bolumun Christmas partisi icin Zoe Restaurant'a gittik.

Cocuguna bakici bulamadigi icin katilamayan diger Windows SA arkadasim Billy ve hasta oldugu icin katilamayan bir arkadas disinda tum ekip, yaklasik 15 kisi, ordaydik.

Once 1 saat acik bar vardi. Kokteyller icildi, sohbet koyulasti. Sonra yemege gecildi. Sanirim 2-3 saat takildik. Gecen yilin tersine bu yil iki masada daha ferah bir ortamda yenildi yemekler.
Once Mudurler ardindan da hepimiz masalari degistirerek oturup diger mesadakilerle sohbet ettik. Sunucu destegi veren benim grubum, 2 Unix 2de Windows SA'inden olusan 4 kisilik bir grup. Aile dostumuz, arkadasimiz, Eda Kilic'inda icinde bulundugu onceki grubum olan yazilim destegi artik kuculdu ve 2 kisi kaldi. Biz ayni binada yan yanayiz. Simdi iki grup ayni mudur altinda birlesti. Onun mudurunun, Kevin, yonettigi kullanici destegi veren kullanici destek grubu bir baska binada oldugundan daha az gorusebiliyoruz.

Bu yemek sayesinde 3 grup bir araya geldi. Oldukca eglenceli, guzel sohbetlerin dondugu bir aksam oldu. Burda baslarda garip gelen bir durum da bey - bay muhabbeti yerine kucuk buyuk, ast ust herkesin birbirine ismi ile hitap etmesi. Kevin bizim buyuk mudur ama sohbetler gayet samimi senli benli geciyor.

Kevin, siyahi ve oldukca uzun boylu biri. Basketbolu takip etmeye bayiliyor. Ikimizin de Goldman'da kurdugumuz Yahoo'nun Fastasy Basketbol Liginde takimi var. Kevin Garnett, Tim Duncan, Steve Nash, Michael Redd, Shaq O'Neal gibi dev isimlere ragmen Efes Pilsen'im su anda 4. durumda ve ligin tamamlanmasina cok kalmadi. Kevin'in takimi ise yerlerde surunuyor. O yuzden iki gundur onunla oyuncu degistirmeye calisiyorum. Shaq'in yerine block yapan ve iyi serbet atis yapan ama cok top kaybetmeyen bir Center'a ihtiyacim var. Kevin'in takiminda tam da boyle biri var Zydrunas Ilgauskas. Gel gor ki siki pazarlik ediyor ve onu vermek icin Shaq'in yerine 2 cok iyi oyuncumu istiyor.

Cikista yakin oturdugumuz icin Eda ile ben sirketten gelen arabalardan birini alip Rutherford'in yolunu tuttuk. Beni biraktiktan sonra Eda Nutley'e devam etti. Onun eve vardigi haberini aldiktan sonra yorgunlukluktan bitmis bir halde sizmisim.

Cuma sabahi otobuste e-maillerime bakarken farkettim ki Kevin'den bana oyuncu degisikligi teklifi gelmis. Anlasilan gece 12'de duramamis ve maclara bakmis :) 8'e 10 kala ise vardigimda in cin top oynuyordu. Haftanin son gunu herkes gevsemis anlasilan. Benden sonra yazilim grubundan Andy geldi. Andy, acaip sen sakrak bir Cin'li. O da bizim ligde ve takimi sonuncu durumda, artik kurtulusu yok gibi. Sana Shaq + Ricky Davis + Kenyon Martin'i vereyim, Dirk Novitzky'i ver dedim . Bir onceki poker partisinde kaybettigim 50$'a atista bulunarak, "Ben pes ettim, Lige verdigim 50$'i bir sonraki poker partisinde geri alacagim artik" diye takildi bana ama ikna oldu, yaptik degis tokusu. Bakalim son bir atakla Efes Pilsen'i sampiyon yapabilecek miyim :)

Çarşamba, Mart 08, 2006

Edward Munch: The Modern Life of the Soul


Cumartesi Eda ve Murat Kilic kahvaltiya geldiler. Yedik ictik, kahve ictik, kahve fali bakmaya calistik, cok ugrasmamiza ragmen pek birsey goremedik, vazgectik. Kahve falini seviyorum ve fakat benim olaya katilimim fincana bon bon bakmaktan oteye gecemiyor, hicbirsey gormuyorum:) Neyse, herkesin fal bakabiliyo olmasi gerekmiyor zaten di mi. Kahvalti faslindan sonra Museum of Modern Art'a (MoMA) gidip Edward Munch: The Modern Life of the Soul sergisini gezme karari alindi ve akabinde yola cikildi. Eda ve Murat'in Wayne'den gelen arkadaslari Kajal (ismi yanlis yaziyor olabilirim, Edacim duzeltiver eger oyleyse) da bize eslik etti.

Muze tahminimizden erken kapaniyormus, sadece Munch sergisini gezebildik. Bir iki ilginc sergi daha vardi ama onlara ucundan bakmaya bile vakit olmadi. eh artik bahane olurlar yine gideriz:)) Sergi 1880-1944 yillarini kapsadigi icin Norvecli ressamin her doneminden yapitlari iceriyordu, hayatinin degisik donemlerinin, inisli cikisli ruh halinin resimlerine ne sekilde yansidigini izlemek ilgincti. MoMA'nin sevdigim yanlarindan biri de sergiler icin audiobook'lar hazirlamalari. Bu serginin audiobook'unda resimlerin bazilari ile ilgili aciklamalar vardi, onlari dinleyince donemi ve ressamin o donemdeki duygu ve dusuncelerini resimlerine nasil yansittigi daha iyi gorulebiliyor.

Sergi sonrasinda Jersey'e geri donup aksam yemegi icin oybirligiyle pide/kebap secildigi icin solugu Paterson'da aldik. Pideciden ve kebapcidan yemekler alindi, aksam seyredilecek filmler secildi ve hep beraber Eda-Murat ikilisinin evine gidildi. Gecenin filmi favori yonetmenlerim arasinda ust siralarda olan Pedro Almodovar'in Live Flesh'i oldu. Almodovar'in seyrettigimiz tum diger filmleri gibi bu da cok guzeldi. Filmle ilgili yorumlar daha sonra (yorumlanacak bayagi film birikmis, bunu da listeye ekledik).

Bir blog arkadasimiz daha oldu...

Linklerimizde yeni bir isim var: Arzu Brumendi. Ilk olarak Yildiz Ozturk'un Yildiz'li blogundaki linkler sayesinde Arzu'nun blogunu gormus, o gun bugundur de zevkle okuyorduk.

Kalp kalbe karsiymis; bir kac gun once "Arzu'yla konusup blogunu sitemize ekleyelim..." diyorduk ki, sagolsun o bizden once davranmis. Sizlerin de bizim gibi begenerek okuyacaginizdan eminiz!

Hindistan Cevizleri

Pazartesi, Mart 06, 2006

Family Secrets

Cuma aksami sirketten birkac kisiyle 19 Subatta sahnelenmeye baslayan bir off-broadway oyununa, Family Secrets'a (Aile Sirlari) gittik. Oyun anne, baba, uc cocuk ve buyukanneden olusan Yahudi bir aileyi anlatan bir komedi. Ilginc yani tek kisilik bir oyun olmasiydi. Oyunu esiyle birlikte yazan Sherry Glaser oynuyordu ayni zamanda. Oyunla ilgili elestirileri okurken gordum ki kendi ailesinden esinlenerek yazmis oyunu. Oyunda sadece adi gecen evin buyuk oglu haric butun karakterleri kendi canlandirdi Glaser ve birbirinden tamamen farkli karakterleri buyuk basariyla cizdi.

Oyundaki (ve Glaser'in ailesindeki) karakterler: emekli muhasebeci ve evdeki tek akli basinda birey gibi gorunen baba Mort; lezbiyen ama cocuk sahibi olmaya karar verip kadin sevgilisinin yani sira bir de bu amacla erkek arkadas edinen evin buyuk kizi Fern; marihuna kullanirken yakalanan blumia rahatsizligi olan 16 yasindaki kardesi Sandra; manik depresif teshisi konulan, arada kriz gecirip sinir hastaliklari klinigine kaldirililan anne Bev; ve buyukanne Rose. Egitimine $87,000 dolar harcadiklari, bir tatilde gorsun diye Israil'e gonderdikleri ama orda yasamayaya ve coban olmaya karar veren ogullarinin arada adi geciyor sadece. Bekledigimiz kadar komik olmasa da guzel bir oyundu.

Perşembe, Mart 02, 2006

Bir Iki Ucler Yasasin Dortler


Ooo, Adil benden once davranmis bu sefer:) Fazla gecikmeden kendi dortlerimi yazayim,

Yaptigim 4 is:

Universitedeyken TUBITAK Bilim ve Teknik Dergisi'nde calismistim. Super keyifli bir isti. Ozel sektor ozel sektor diye tutturup bikaktigima cok pisman olmustum. Turkiye'de kalsaydim bu pismanligim hala devam ediyor olurdu muhtemelen.

Riyad’dayken KSA televizyonunun ikinci kanalinda (Channel 2) Ingilizce ara haberleri sunmustum. Gunduz de elcilik okullarinda ogretmenlik yaptiydim o donem. Orda gordum ki ogretmenlik icin gerekli sabir bende yok.

Girmek icin ayilip bayildigim ozel sektorde pazarlama koordinatorlugu yaptim bir sure, cok zevksizdi.

Burada da, aklimda bile yoktu bu isi yapmak, paralegal/legal assistant oldum, oyle devam ediyor simdilik.

Defalarca izleyebilecegim 4 film:

Fight Club, Platoon, Walking Ned Divine, Fargo

Yasadigim 4 yer:

Ankara
Riyad
New Jersey

Izledigim 4 TV programi:

CSI - Las Vegas (Miami’yi de arada izliyorum am Las Vegas’in kalitesi onda yok, NY ise rezalet bence)
Prison Break (20 Mart’da tekrar baslayacakmis cok mutluyum. O varken pazartesileri evden cikmiyorum)
Seinfeld (artik repliklerine kadar biliyorum ama yine de eve gidince ilk ona denk geldigim icin hemen aciyorum)
Baska surekli izledigim dizi/program yok. Arada da Without a Trace ve Numbers'a goz atiyorum.
En kisa zamanda 24'u izlemeye baslayacagim gerci, sayilir mi:)

Tatil icin gittigim 4 yer:

Budapeste
Jamaica
Rio
Buenos Aires

En sevdigim 4 yiyecek:

Benim gibi yemek icin yasayan biri icin bu cok zor bir soru, dorde indirebilir miyim bakalim:)
Peynir (beyaz ya da gouda ilk tercih ama hepsi olur, yanina da sarap aliim, kirmizi olsun)
Cheesecake
Aycoregi
Firindan yeni cikmis ekmek ( ya da simit) ve ustune bollll tereyagi

Hergun ziyaret ettigim 4 blog:

Linklerimizde yer alan bloglara mutlaka tikliyorum her gun. Onlarin disinda en sik baktiklarim portakal agaci ve delicious days

Hemen simdi olmak istedigim 4 yer:

Buenos Aires
Grand Canyon
Las Vegas
Disneyland

Ebeledigim 4 blogger:

Adil sobelemis hepsini:) Bi bakalim...issevenler'in Hakan'i ve Erduran'i sectim. Ebelenmeyen varsa onlara da toptan sobeeee.

Çarşamba, Mart 01, 2006

DNA Yaniliyor olabilir mi?

Uykusuz Adam'in blogu beni de uykusuz birakti! Bir yazida Deniz Aydiner adinda birinden bahsediyordu. Ilgimi cekti, arastirdim biraz. 1 ay kadar once ABD'de, bir kizin oldurulmesi sucu ile omur boyu hapse mahkum edilmis biri imis. Hurriyet'te bir haber cikmis. Vatan, yalan yanlis cevirmis, birbirine girmis soyledikleri (duzeltme e-maili gonderdim).

Evet, DNA eslestirmesi yanlis olabilir ama ihtimal milyarda bir. Dolayisiyla ben destek olunmasina karsiyim. Oraya yazdim buraya alintiliyorum:

Merhaba,

Bu haber ve Hurriyetteki yaziyi okuduktan sonra biraz arastirma yaptim. Once 'gerceklerden' yola cikalim: oldurulen kizin uzerinde bulunan, sucluyu belirleyecek DNA'yi eslestirmek icin taniyan eden arkadaslarindan baslayip arkadaslarin arkadaslarina kadar 500 kisiden ornek almislar ve Deniz'in ki tutmus. DNA eslestirmesi cok cok guclu bir kanit. 100% degil ama yanilgi payi 1/1,000,000,000 (Milyarda bir). Eskiden DNA testleri pahali islerdi. Simdilerde ucuzladi ve bahsettigim olasilik yuzunden, eger DNA uyusmazsa, suclanan kisinin masum olduguna karar veriliyor. Su ana kadar 10 kisi bu sekilde olum cezasindan dondu. Deniz'in durumu tam tersi, sucu DNA uyusmasi ile saptandi.

Simdi duygusal yaklasimlara gelelim. Arkadaslarinin cogu 'yaptigina inanamiyoruz' diyor. 2-3 yil birlikte yasamis insanlar var ve " iyi arkadasimdi, iyi cocuktu, bir garipligini gormedik" diyorlar. Google'a "Deniz Aydiner" yazarsaniz 3-5 tane boyle yazi goruyorsunuz (Ornek: http://www.linfield.edu/review/article.php?aid=2672). Acik soyleyeyim, keske o olmasa diyor icimden bir ses, suclu olsa niye geri gitmeye calissin ki filan gibi sorular geliyor akla.

Ancak, suclu oldugunu varsayalim, olayin uzerinden 2 yil gecmis ve hic bir sey bulunamamis. Dolayisiyla yakalanmayacagini, geri donmekten kacinmasi icin hic bir sebebi olmadigini dusunmus olabilir di mi? http://www.wweek.com/editorial/3012/4734/ yazisina gelen son cevap cok anlamli. Diyor ki, "Ted Bundy, Green River ve Oregon'lu Cesar Barone'u hatirlayin." Bunlar seri katiller. Iyi aile babasi, dindar, mustesna insanlar olarak bilindikler etraflarinda ve bu kimliklerini bazen 25-30 yil saklayabildiler en yakinindaki insanlardan, esinden dostundan...

Kanit o kadar guclu ki, Deniz'in kendini savunacak bir tarafi kalmamis. Durum bu iken 'ama tuzak kuruldu' filan pek ikna edici degil. Onumuzde vahsice oldurulen bir genc kiz ve DNA ile kanitlanmis bir suc var. Roller degisse, genc bir Turk kizi oldurulse ve bir Amerikali'nin DNA eslestirilmesi suclu oldugu iddia edilse, yine ayni tepkiyi mi verir misiniz arkadaslar?

- * -
Bir de son zamanlarda yakalanan "BTK" Katili Dennis Rader var: Bind - Torture - Kill "Bagla - iskence et - oldur". 1974 - 1991 arasinda 10 kisiyi oldurmus. Sadece yakalanisindan bahsedecegim. Dennis Rader yillardir arada bir polise ipuclari gonderiyor. 2004 yilinda, ilk cinayetinin 30.yil donumunde polise 'disket gondersem izini takip edebilir misiniz?' diye soruyor. Polis te 'hayir' diyor (Bana cok garip geldi, katil polise mi guveniyor?)

Neyse, BTK icinde mesajlarinin oldugu bir disket gonderiyor. Polis hemen Microsoft Word metadata bilgilerini kullanarak, dokumanin en son kim tarafindan kaydetildigini (bu kolay) ve disketin bir kilise bilgisayarinda yazildigini buluyor (bunu tam nerden buldular aciklanmamis) ve google'dan Dennis ve kilise baglantisini buluyorlar....

1 2 3 Dort

Bezen'e havale ediyordum genelde ama bu sefer Dilayra'nim ailece sobelemis bizi. Iyi piki cevap veriyorum...

YAPTIGIM 4 IS:
Insaat Muhendisligi yaptim saysam mi kendimi (Yuksel Insaat Saudia)?
Ya da Web Tasarimciligi, BIM Yoneticiligi? (Yuksel Insaat),
Kullanici Destegi? (Siemens Business Systems / Morgan Stanley),
Yazilim Destegi, Sistem Yoneticiligi? (Goldman Sachs)
Ucundan tuttuk bir seylerin iste...

DEFALARCA IZLEYEBILECEGIM 4 FILM:
Love Actually, Blues Brothers, Pink Panther. Niye 4 yahu?

YASADIGIM 4 YER:
  • Trabzon
  • Ankara
  • Riyadh
  • New Jersey

IZLEDIGIM 4 TV PROGRAMI:
Ufff ben TV izlemem, 4 zor be! Neyse, hadi zorlayalim bari: Hala goz ucuyla Seinfeld & CSI xxx, Prison Break (ara verildi 4 gozle bekliyos) vee Sports Center diim.

TATIL ICIN GITTIGIM 4 YER
  • Cancun (Meksika)
  • Punta Cana (Dominik Cumhuriyeti)
  • Rio (Brezilya)
  • Buenos Aires (Arjantin)

EN SEVDIGIM 4 YIYECEK:
Kesin bir hatun baslatti bu isi :) Aman aman yiyecek duskunu degilim. Mumkunse Yuksek Protein, dusuk Karbonhidrat lutfen.

HER GUN ZIYARET ETTIGIM 4 BLOG:
Sagda listemizde yer alanlara bakiyorum. Onlarin disinda RSS Reader kullanarak takip ettigim, ghacks.net, InsideGoogle, LifeHacker, SlashDot, Bink.nu ve son zamanlarda Freakonomics gibi tonla blog var...

HEMEN SIMDI OLMAK ISTEDIGIM 4 YER:
Bulundugum yerden bir sikayetim yok :) Havalar soguk, Rio ya da Buenos Aires'e hayir demezdim. Cok secici olmayalim, Guney Amerika kabulumdur.

EBELEDİĞİM 4 BLOGGER:
  • Ehhe, ben yazayim ama cevap gelir gelmez bilemem. Arta kalan zamanda doldurmasi dilegiyle Figen Bilir.
  • Yildizli Blog'da hala bir sey gormedigime ebelendiyse bile ben yeniden ebeliyorum Yildiz Ozturk.
  • Issevenler'in isi cok ama eglence olarak gorurler artik. Ben Zeren'i ebelemis olayim, Bezen de Hakan'i.
  • Simdi misil misil uyuyor ama son bir gayret Tolga Sevinc'i bir daha zorlayalim, belki 'yoldan cikar' :)